>

1.

Şiir Türk insanının yaşam biçimidir. Tanrının aynası doğadan anladığını, okuduğunu, algıladığını; aklı ve duyguları ile yeniden biçimleyip, şiir biçeminde bedene can verip; diğer canlara şiir biçeminde iletme çabasıdır…

Şair denen kişi, içinde od (ateş) olan kişidir. İçinde od olmayan, şiir yazamaz.

Ateş yeter mi şiir yazmaya… Haşa…

Ne dedik yukarıda… Doğadan bilecek dedik. Yani şiir yazan, bilge olacak, donanmış olacak; Yunus’un dediği gibi bardağı çeşmelerden dolmuş olacak. Şiir yazmanın ilk olmazı, bilgi ve bilgelik demek ki…

Bu nasıl olacak; özgür akıl sahibi olup, bilgelik makamına erişmiş olmak gerektir.

Gençlik yıllarımda şiir, yaşamımın merkezindeydi. Şiir yaşardım adeta… Attilâ İlhan’ın çırağı olma onuruna erişmiş, “delikanlı toplumcu ozan” adını almış genç ozan iken, meslek, şairlik tercihinde, mesleği seçerek sisteme yenilmiş bir kişiyim…

Ancak, şiir hala benim için tutku, kadim bir öğreti ve ilk insandan bu zamana, insanın çığlığıdır.

Ekonomik koşullar, ekmek parası, Attilâ İlhan’ı İzmir’den Ankara’ya savurmuştu. Bilgi Yayın evin’inde editör olarak çalışmaya başlamıştı. Tunalı Hilmi caddesinde, zemin altı bir dairede gün içinde de lamba altında çalışıyordu Attilâ İlhan usta…

1978, gencecik bir delikanlıyım. ODTÜ Edebiyat Kulübü adına, ODTÜ’de söyleşi yapmak üzere gidip bulmuştum Attilâ Usta’yı. İlk gidişimde, ayrı duran son üç basamağı görememiş, paldır küldür yuvarlanıp kapıya bodoslama çarpmıştım… Heyecandan bacaklarım mı titriyordu diyorsunuz.  Yok canım, karanlıktı da ondan görmedim… İçeri girdikten sonra, odasına geldiğimde, o huzur veren, kendinden emin, esprili ve sıcacık sesiyle; “Kapıda gürültüyü duyunca ben de polis bastı sandım… “ diyerek utancımı almıştı…

Attilâ İlhan’I bu dünyadan yolculadıktan sonra ağlayarak bir yazı yazmıştım. Ona dair yaşadıklarım… İki-üç dergide yayınlandı…

Yıl 1978, 18 yaşında şiir tutkunu, güzel ve özgür bir dünyaya inanmış, romantik bir gencim. Anadolu Türk Aydınlanmasının Yanan Meşalesi ODTÜ’ye gelmiştim. Müthiş özgür bir ortam, solcu öğrenciler etkin; yönetim sanatı ve öğrenciyi destekliyor…

Nerden aklımıza geldiyse, çünkü ÖTK Edebiyat Kulübümüzün hemen hemen tüm üyeleri şiirle yoğruluyor, “Türk Öykücülük Sempozyumu” (TÖS) yapalım dedik. Yaptık da… Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS)  ile ve TYS’nın o dönemdeki sekreteri Tekin Sönmez ağbi ile eşgüdüm içinde… Bu bilgi şöleni anılarımı başka bir yazıda yazacağım… Sempozyum üç gün sürdü. Son gün… Adalet Ağaoğlu ve ışıklar içinde yatsın Nevzat Üstün…

ODTÜ Mimarlık Amfisinde yapardık söyleşilerimizi. Tam bir güven ve özgürlük içinde. O zaman TRT’de İsmail Cem dönemi. Neslihan Gence isimli çok güzel ve akıllı bir genç yapımcı var. O da gelmiş çekim yapıyor.

Edebiyat Kulübünden kopalı yaklaşık 30 yıl geçmiş. Bugüne dek, hiç bu konu hakkında yazmadım, yazılanları da hiç okumadım. Ta ki geçen gün tesadüfen Varlık dergisinin Şubat sayısı elime geçene ve Haydar Ergülen ’in yazısını okuyana kadar... Şaşırdım, şok oldum. Ne kadar çok yanlış, çarpıtılmış bilgi vardı ODTÜ yılları ve Edebiyat Kulübü hakkında. Sonra internette bir küçük gezinti yaptım.

Kocaman adamlar ne çok yalan, yanlış bilgiler yazmışlardı. ODTÜ Öğrenci Temsilciler Konseyi (ÖTK) Edebiyat Kulübümün anlı şanlı döneminde, okulda bile olmayan veya hiç emeği geçmeyen, sorumluluk almamış, hatta zararları dokunmuş kişilerin, ODTÜ Edebiyat Kulübü üzerinden rant edinme çabalarına şaşırdım kaldım. Tarihsel bir görev olarak kabul edip, bu yazıyı yazdım.

Page 1 of 2

Hürol Taşdelen © 2018 / Web Tasarım : www.tornavida.net

Main Menu