Şiire Dair

1.

Şiir Türk insanının yaşam biçimidir. Tanrının aynası doğadan anladığını, okuduğunu, algıladığını; aklı ve duyguları ile yeniden biçimleyip, şiir biçeminde bedene can verip; diğer canlara şiir biçeminde iletme çabasıdır…

Şair denen kişi, içinde od (ateş) olan kişidir. İçinde od olmayan, şiir yazamaz.

Ateş yeter mi şiir yazmaya… Haşa…

Ne dedik yukarıda… Doğadan bilecek dedik. Yani şiir yazan, bilge olacak, donanmış olacak; Yunus’un dediği gibi bardağı çeşmelerden dolmuş olacak. Şiir yazmanın ilk olmazı, bilgi ve bilgelik demek ki…

Bu nasıl olacak; özgür akıl sahibi olup, bilgelik makamına erişmiş olmak gerektir.

Bir diğer olmazı. Şiir bir sanat olduğuna göre, şiir biçemini bilecek… İmgeler yaratıp, biçem içinde can verecek bilgiye. Yani şiir nedir bilecek… Şiir sanatında ustalık makamına erişmiş olacak.

Şiir nasıl yazılmaz. İlhamla yazılmaz. Oradan buradan gelen garip bir ilhan denen şey yoktur. İçinizde yanar ateş, duygulanır ve edep içinde akar gelir. Magmadan lavların, volkanlar gibi patlamasıdır… Magması olmayan kişi, şiir yazabilir mi? Şiir sanatında ustalık dedik. Sanatı bilmek için, sanatın geçmişini, geleneği, modern olanı bilecek.

Şiir duygu ile yazılmaz tek. Duygu ve akıl; bir bıçak sırtında birleşip yürürler. Biri ağır bassa, şiir düşer oradan…

Mitoloji bilmeden de şiir yazılamaz…

 

2.

Yunus Emre, neden yüzyıllar ötesine taşmış büyük bir şairdir?

Şiirde yeni bir biçem getirdiği, çok ustaca imgeler yaratıp, mısralar dizdiği için mi?

Evet...   

Hepsi bu mu?

Hayır... 

Evrene, hayata dair, sırları, en azından bir kısmını çözüp; bilgi ile yoğrulup bilgeleşmiş kimliği ile insana ışık tutabildiği için aynı zamanda...

Yani şair olmak için önce, bilmek gerek. Bilgi ile yoğrulup; bilgeleşmek gerek. Aynı anda da, şiir sanat biçeminde bilmek gerek...

Şiir yazdığını sananlara söyleyeyim; oralardan buralardan ilham gelip, ya da iki "hoş" sözcüğü yan yana dizip şiir yazılmaz. Rahatlamak için yazılsa da, ele güne çıkarılmaz...

Yunus dedik; onun şiirleri ile devam edelim. Buyurun, şiir sanatının doruklarında gönlümüzü neşelendirirken, ne demiş bilge anlamaya çalışalım...

“ben bu cihana gelmeden sultan-ı cihanda idim
sözü gerçek hükmü revan ol hükm-i sultanda idim

Halayık bunda gelmeden gökler melaike dolmadan
bu mülke bünyad olmadan mülkü yaradandan idim 

yüz yirmidört bin hası dörtyüz kırkdört tabakası
devlet makamında ol gün ulu hanedanda idim 

gussa beni görmez idi kaygu eli ermez idi
endişe şehrinden taşra bir yüce mekanda idim

yunus bu cümle varlığın dost katında zerre değil
güft ile kelamda idim hem bunda hem anda idim”

(bazı sözcükler ; sultan-ı cihan : alemlerin sultanı

revan : akan giden, halayık : yaratıklar, melaik : melekler, gussa : gam, keder, güft: söz) 

3.

Dünya şiir klasmanı yapılsa, Türk Halk Şiiri ve Divan Şiiri, dönemleri içinde en üstlerde olurdu, bizim Altın Kuşak / Kırk Kuşağı şiiri de… Ya şimdi? Bence yalnızca adı kaldı…

Feodal toplumlarda, halkın ve egemenlerin sanatı farklıydı. Nasıl olmasın ki? Bizde de, halkın sanatı şiir olarak Türk Halk Şiiri ve sarayda da Divan Şiiri… İki koca ırmak da, muhteşem.

Nasıl mı?

Türk halkı, daha önce de söylediğim gibi, şiirle yaşayan bir halk. Haliyle herkes şiir öğreniyor, belirli bir bilinç ve duyarlılık seviyesine yükseliyor. Dalga denizde olduğu gibi, usta şair de, şiir bilen, şiir soluyan toplumda yetişiyor. Ne kadar çok güçlü şair varsa, ona göre de, yy’lara pabuç bırakmayan ustalar yetişiyor. Halkın binlerce yıldan gelen bir mitoloji birikimi de var… Anadolu’da, Orta Asya’dan getirdiğimize, Fars, Hitit ve diğer Anadolu kültürlerinden aldıklarımızı eklemişiz üstelik. Dil ise, binlerce yıllık, matematiksel yapısı ile şiire son derece yatkın ve Türk / Türkmen canından çok dilini koruyarak gelmiş… Bugün konuştuğumuz Türkçeyi biz ne Selçukluya, ne Osmanlıya; yalnızca Türkmen bugün Alevi-Bektaşi dediğimiz kitlelere borçluyuz.

Ya saray? Beğenin beğenmeyin, Osmanlı kültürü, Türk, Bizans, Fars, Arap kültürlerinin bir sentezi.  Şiiri de… Ama muhteşem bir sentez.  Nasıl Avrupa Saraylarında, Klasik Müzik, gündelik yaşamda herkesin yetkin olduğu bir sanatsa, Divan Şiiri de, Saray ve yönetici tüm katmanların üzerinde mısra gezdirdiği bir sanat. Şiir yazmayan Padişahımız var mı? Sentez de olsa, aslı Türk / Türkmen…

Sonra?

Sonra dünya endüstri devrimini yaptı, sarayın yerini fabrikalara sahip burjuvalar aldı. Yalnızca toprağı eken çiftçilerin yerini de, fabrikada çalışan işçiler. Hayat değişti yani, hayat biçimi de. Sanat değişmez mi? Değişir elbette. Şiir tüm toplumlarda “modern” hayata koşut değişti. Modern Şiir dendi, 1800’lerin ortalarından itibaren. Nasıl endüstrileşme Avrupa’da bizden önce çıktıysa, modern şiir de…  Fransız ve Rus Şiirleri… zirvede… Bizde de elbette yenidünya yapılanması doğrultusunda, imparatorluk dönüşmeye başladı,  Fransız ihtilali ve endüstrileşmenin sonucu ulus bilinci yükselirken, imparatorluklar yıkılmaya başladı. Osmanlıda da Türklük bilinci oluşurken, usta şairler Modern Şiire doğumu yaptırıyorlardı. Tevfik Fikret ve Yahya Kemal yıldız olanlar ve diğer birçok şair…  Her ikisi de, ulus ve yurtsever bilinçle yoğrulurken, son derece üst seviyede eğitimliler. Fransızcayı çok iyi biliyorlar. Şiir zaten çevrilemez değil mi? Ancak ana dilden okuyup, şiiri hissedebilirsin. Onlar da Fransız şiirinin koyaklarında gezinecek kadar hâkim; arkalarında iki dev şiir ırmağı ve bilgi bilinç seviyesi. Şiirlerini tüketen var mı? Olmaz mı? Peki, sonra, Kurtuluş Savaşı ve Ulus Devlet; Türkiye.   Ustalar, Nazım Hikmet, Attilâ İlhan, Cahit Külebi, Ahmet Arif… Türk Şiirine hâkim oldukları kadar; kimi Rus, kimi Fransız şiirlerini de, ana dilden okuyacak, dil ve kültür seviyesindeler. Okur var mı? Var elbette. Yeni oluşan aydınlar, işçiler… Okur bilgili, bilinçli ve şiir yaşıyor. Dalga için deniz var yani…

Dikkat ederseniz, Tevfik Fikret, Yahya Kemal, Nazım Hikmet, Attila İlhan, Ahmet Arif… Kendi kültürlerini ve şiirlerini çok iyi bildikleri kadar, dünya şiirini de çok iyi biliyorlar. Elbette dünyadan da alıyorlar, etkileniyorlar. Ama taklitçi olmuyorlar; kendi ulusal bileşimlerini yapıyorlar. Türkçüler, Yurtseverler ve dik başlılar… Ezik değil…

Dik başlılık yürek işidir ama yüreği ayakta tutacak akıl ve bilinç desteksiz olmaz.

Sonra?

İnönü ile başlayan kendi kültüründen kopuş; batıcılık, batı taklitçiliği ve teslimiyet. Sonrası mı, aynı milli sanayinin yok olması gibi, Türk Şiirinde de, teslimiyet, gerileme ve çöküş…

Yalnız bu gerileme şairlerin gerilemesi. Zurnanın zırt dediği yer bu. Şiir tüketen ve üreten toplum kesimleri, şehirliler aynı gerileme, şiir de çoraklaşma, tükeniş. Deniz yok ki dalga olsun…

Halk ama bir yandan hala türküleri ile direniyor yozlaşmaya, tükenmeye. Yoksa “Âşık Veyseller” nasıl var olabilsin ki? Ama 50 sonrası hızlanan, iç göç; şehirleşme; kırsalda da bitirmekte denizi.

Bu yazı uzun oldu… Denizden sonra devam edelim…

Hatayi ile…

Naci derler bir güruha uğradım.
Hep biri birinin almış elini.
Mekânınız kanda dedim söyledim.
Mekân tutmuş hakıykatin ilini.

Yüklerin la'l ü gevherden tutmuşlar.-
Toplayuban bir mizanda çekmişler.
Dost bahçesine mahabbet ekmişler.
Öğreni gör bağıbanın dilini.

Sütleri kudret gölünden alınmış.
Tamızlığı o kırklardan çalınmış.
Orucu tutulmuş farzı kılınmış.
Hak etmemiş o kuluna zulumu. 

Aşkın şarabından içtim hak oldum.
Kudretten donumu giydim pak oldum.
Hem Hakk'a ulaştım men de Hak oldum.
Anın içün irad etmem ölümü. 

Aşkın şerbetinden içen aildir.
Kırklara nişan gösteren saildir.
Şah Hatayi hizmetine kaildir.
Mevlam esirgesin mü'min kulunu.

 

4.

Dalga olması için deniz olması lazım demiştim. Şair olması için de, şiir bilen, yaşam içinde şiir hisseden, şiir eğitimi almış toplumun olması lazım.

Gençken bir arkadaşım ile bir oda orkestrası klasik müzik konserine gitmiştim. Arkadaşım klasik müzik konusunda çocukluğundan beri eğitim almış, klasik müziği sürekli dinleyen ve hakkında okuyan bir arkadaş. Dinlerken sessizce bana,” kontrabas bir notayı yanlış çaldı” dedi. Bilgiye, kulağa bakar mısınız? Şimdi benim klasik müziği anlamam, üzerine konuşmam, hissetmem; onunla bir olur mu?

Hissetmek dediğimizde de… Duyarlılık da, bilgi ve yoğunlaşma ile gelişir; hatta oluşur…

Şiirde de öyle.

ODTÜ’de stajımı Çayırhan Termik Santralı yapımında yapmıştım. Şantiye barakasında, bana toplantı odasında yer verdiler. Alanda olmadığım zaman, toplantı odasında oturuyordum. Mühendislikten çok edebiyat ve tarih ile ilgili olduğum için, boş zamanlarımda şiir okuyordum. Toplantı odası masasında da şiir kitabı duruyor. Şantiyenin mühendisleri toplantı için odaya girdiler. Oturdular. Bir tanesi şiir kitabını gördü; “aaa şiir okuyan kim” diye alaycı bir ifade ile sordu. Benim şiir okuduğumu bilen birisi, kaş göz ile beni işaret edip susturdu. Susturmasa Allah bilir, daha neler diyecekti. Bu üniversite mezunu mühendisler, öğlen yemeklerini deli gibi hızlı yer, sonra okey oynamaya koşarlardı.

En baba şiir kitabı kaç satar bilir misiniz? Attila İlhan sağlığında 10.000 demişti. Normal rakam birkaç bin. Nüfus kaç? 70 milyon…

Kaç kişi hayatında eline şiir kitabı alıp, şiir okumuştur? Kaç kişi şiir ve sanat üzerine bir değerlendirme, eleştiri yazısı okumuştur? Mühendislikte bir tanım vardır; çok küçük değerleri, “ihmal edilebilir” denir. Bu da öyle… Biz kardeşlerde de durum farklı değil, belki, ondalık yüzdelerde biraz artar, hepsi o… Durum bu… Bu toplumdan nasıl şair çıkacak? Kim eğriyi doğruyu; sanatsal olanla, çöp olanı ayırabilecek?

Şiir, şair bitirince bitmez, yazılmış olmaz. Şiir okur okuyup, yeniden ürettiğinde bitmiş olur ancak…

Attilâ İlhan, münevverimizi eleştirirdi… “Biz toplumun önüne doğruyu koyamadık, eğriye gidişi ondandır.” gibilerinden… Münevverin de, topluma verecek bir şeyi yok ki… Köy münevveri değerlidir.  Köyün kültürünü üretir. Şehir münevveri de değerlidir. Şehrin kültürünü üretir. Burjuva kültürü, küçük burjuva kültürü ve işçi/proleter kültürü… Çağdaş toplumların, olmazsa olmaz kültür yaratım ve üretim süreçleri. Hepsi de olmazsa olmazıdır çağdaş toplumun. Bizde ne var; kasaba kültürü, kasaba münevveri… Kasaba münevveri olan toplumda da ancak seviyesiz, arabesk kültürü olur.

Şiir mi dediniz; “attır oradan bir şiir” …

Biraz da şiire yazma sürecine dönelim…

Yahya Kemal’in hayatta iken hiç şiir kitabı bastırmadığını bilir misiniz? Nedeni ise, hiçbir şiirinin bittiğini kabul etmezmiş… Üstüne çalışıyor yani.

Bir şiirinde de bir sözcük için yıllarca beklediğini.

Attilâ İlhan’dan öğrenmiştim, şiir kuyumculuk gibidir. İnce ince çalışacaksın, oya gibi işleyeceksin. Bazen haftalar, bazen aylar, bazen yıllar… Öyle çeşmeyi açtım, su aktı gibi şiir yazılmaz. Tekrar tekrar, çalışmak… Sözcük sözcük çalışmak…

Şair, dilin yontucusudur, ustasıdır. Dili bilmeyen, şiir yazmaya kalktığı…

Bir bağlama yorumcusu arkadaşımdan duymuştum. İyi bir bağlama ancak 30 yılda yapılır diye. Önce kütüğü kesiyor, bırakıyor kenara; 15 yıl. Sonra alıyor oyuyor, gene bırakıyor…

 Peki, bir şiir?

Berbat nesirleri Can Yücel, Nazım Hikmet, Hayyam…  İmzası ile yayınlayan, bu Can Yücel’in değil dediğinizde, “peki şairi kim?”, “şairi önemli değil sözleri beğendim paylaştım” …   Sığlığı ile cevap veren, ya da internetten kaynaklar göstermeye çalışan; “ama şaire hakarettir” dediğinizde öfkelenen…

Ya da

Şiirlerden mısraları kesip koparıp paylaşan ( şiir mıncıklama diyorum) ...

Ona; “Bir şiirin, her harfi, her mısrası (dizesi) ayrılmaz bir bütündür. Kendi beğenimize göre kesip, biçip beğendiğimiz mısraları, bölümleri yayamayız. Eğer öyle güzel olacak olsaydı, şairi o kadar yazardı. Şaire hakarettir bu” dediğinizde, gene öfkelenen…

Deniz tükendi; yerinde çorak, çölleşmiş bir arazi kaldı. Dalganın olmadığı bundandır…

Bir Baki şiiri;

“Sabr eyle dilâ derdüñi cânâne tuyurma
Cân içre nihân eyle velî câne tuyurma 

Zinhâr sakın mey yirine kanuñ içerler
Keyfiyyetüñ ol gözleri mestâne tuyurma 

Esrâruñı keşf eyleme tahsîl-i mizâc it
Nûş eyle mey-i nâbı hakîmâne tuyurma 

Sôfî kelicek açma sakın aşk hadîsin
Dânâ-dil iseñ sırruñı nâ-dâne tuyurma 

Ya'kub-sıfat Bâkîyi ol Yûsuf-ı sânî
Hüzn içre komaz kıssayı ihvâne tuyurma”

 

Günümüz Türkçesiyle: 

Sabret gönül, derdini canana duyurma
Canın içinde sakla ama sevgiliye duyurma 

Zinhâr sakın mey yirine kanuñ içerler
Durumu gözleri süzmeliye duyurma 

Gizini açmamak için kendini eğit
Nuş eyle, saf meyi hakimane duyurma 

Sôfî kelicek açma sakın aşk hadîsin
Bilge gönüllü isen, gizini cahile duyurma 

Yakup sıfatlı Baki’yi, Yusuf yapan
Hüzün içinde komaz kıssayı, dostlara duyurma

1700’lü yıllarda Stradivarius Usta, yalnızca 521 adet keman yapmış; gelmiş geçmiş ses kalitesi en yüksek kemanlar, bir daha o ses seviyesine ulaşılamamış. Keman içi boş kutular, üzerlerinden tel geriliyor… Tel titriyor, çıkardığı ses dalgaları kutunun boşluğuna çarpıp yükseliyor. Adam öyle bir yapmış ki, daha net bir ses elde edilemiyor. Araştırıyorlar, niye, diye. Adamın kullandığı ağaçlar akçaağaç. 1600'lü yıllarda bir mini buzul çağı yaşanmış Avrupa'da. O çağda büyüyen ağaçları kullanmış adam. Ve soğukta büyüyen ağaçların maddesel yapısı daha sıkı, daha homojen. Dolayısı ile ağaç öyle büyüdüğü için tınlaşım da minimum düzeyde. Sesi olduğu gibi yansıtıyor, bozmuyor. Ama bu kulak işi. Kulak varsa duyuyorsun. Eğitim işi değil. Niye bazı enstrümantaller çok iyidir de bazıları değildir? Çaldıkları notalar aynı, hâlbuki? Çaldıkları notalar aynı bile olsa, işi duygu, vs. vermek apayrı bir durum. İşte şiir meselesi de, bence, bu ince ayrım gibi. Yani, herkes nota çalar. Herkes şiir yazar. Ama o ince farkı yakalaman apayrı bir durum. O yüzden, her müzik çalan müzisyen olamayacağı gibi, şiir formunda bir şeyler karalayan herkese de şair denemez.  

Sanattan, yani yaratıcılık eyleminden söz ediyoruz. Ben üstü kapalı geçmiştim, içinde ateş yoksa volkan olamazsın gibilerden. Ama korkarım eğitim, bilgi, bilgeliğe çok vurgu yaptım; sanatsal yaratı kısmı geride kaldı. Eğer “kulak” yoksa istediğin kadar eğit, anlamaz tınıyı… Yani doğuştan sanatçı olacak. Ruhların Kam (şaman) olacak kişiyi seçmeleri gibi, ozan olacak kişinin de, hamurunda olacak. Kulağı olacak yani… İşte o noktadan sonra, kişinin şair olması bir süreç. O süreçte bilgi, usta-çırak ilişkisinde eğitim, bilgelik süreçleri geliyor. 

Aslında Attilâ İlhan Ustamın şair nasıl olunur konusunda iki yazısı var. Bloğumda paylaştım, meraklısı okuyabilir 

Attilâ İlhan demişken, biraz da Ustanın şiirlerinden söz edelim. Attila İlhan’ın, CHP Şiir yarışmasında 2. Olan Duvar kitabı üzerine, Nazım Hikmet; “Duvar beni çok sevindirdi. Attila İlhan, gayet soylu, özlü şair. Pek beğendim. Aşk'olsun delikanlıya.” der…

Ataol Behramoğlu şiiri için ne diyor;

“Büyük şairler vardır bir de mucize şairler. Türk şiirinin mucize şairlerinden biriydi. Üç beş şairinden biriydi. Biçimde Türk şiirinin bütün geleneklerini çok iyi kavramış özümsemiş bir şairdi. Batı şiirinin en modern yaratılarından haberdar. Bunların son derece yerli bir sentezini yapmış olan bir şair. Biçimin büyük bir ustası aynı zamanda duygu inceliklerinin olağanüstü bir şairi imge yapmada ikinci yeni şiirine yakıştırılan bu işin asıl ustası Attilâ İlhan'dır.”

Turgay Fişekçi ise;

“Çağdaş şiirimizin en benzersiz kişiliklerindendi. Nazım Hikmet'le başlayan şiir serüveninde, toplum ile birey arasında çağdaş bireyi şiir dünyamıza kazandırdı. İlhan, imge gücü benzerine rastlanmayacak ölçüde büyülü bir şiir dünyası yarattı. Sonraki kuşakları büyük ölçüde etkileyen bir şair oldu. Şiirlerinin yanı sıra şiir alanındaki görüşlerini savunmadaki mücadeleciliği, savaşımcılığı ile de şiir tarihimizin baş aktörlerinden biriydi. Şiirleriyle çok geniş kitleleri etkiledi. Fakat gerçek şiirle bayağılık arasındaki sınırda her zaman şiiri galip geldi.”

( Gelenekten Güncele Türk Şiiri yazımdan)

5.

Geleneksel şiirin vezinleri vardı. Modern şiir ile kalktı. Ancak kalkan dış vezindir. Her şiirin mutlak bir iç vezin olmak zorundadır. Şair her şiir için bir iç vezin yaratmak zorundadır.

Şairin, özel yaratıcı yetenekleri de olması gerekir. Ruhlar seçer ya Kam’ı… Eğer şair olacak yeteneğiniz yoksa istediğiniz kadar okuyun, edin, işe yaramaz. Alt alta cümleleri düzersiniz ancak, tek bir mısra yazamazsınız. Yazdığınızı sanırsınız da… Şiir olmaz o… Görüyorum şiir yazma eğitimleri. Yer yer açılıyor. Oralara gidip, bir ton para verenlere hüzünlü buluyorum. Trajik, umutsuz ve hüzünlü. Eğitimi yapanları da sahtekar. 

Şair, doğuştan deliliğini getiren ve tüm boyunca sürdüren insandır…

Şiir nasıl okunur peki…

İçine girdiğinde yazılmış olur. Bunun için de şiir duyarlılığının gelişmiş olması, okurun da dile hâkim olması, mitolojiyi bilmesi ve imgeleri anlayabilmesi için, yetkin olması gerekir… Konu gene gelip dolanıp, ülkemizde gittikçe yok olan bir konuya geliyor. Kültür… Okumak… Bilinç….

Şiir gürültülü ortamlarda, zaman geçirmek için okunmaz. İnternet’ten hiç okunmaz. İbadet eder gibi, kendi mabedine girip, orada şiirle bir olunur. Sizi götürdüğü yere gidilir. En doğrusu, sesli okumaktır; bir odaya girip, bağıra çağıra… Çünkü her şiirin müziği vardır. O müziği yakalayamazsanız, şiirden sanatsal keyif alamazsınız. Aslında, iyi/güçlü şiirlerin bestelenememesinin nedeni de budur. Besteci, sözlere müzik yapmaz, yapamaz. Besteci, şiirin müziğini yakalayıp, o müziği notaya dökebilirse, başarılı bir eser çıkabilir ortaya. Kendi yeniden müzik yapmaya kalkarsa, işte o zaman berbat bir “şey” çıkar… 

Şair-Bestecinin aynı dünya görüşünde, sanatsal duyarlılıkta olması gerekir; başarılı bir eser çıkabilmesi için. Yahya Kemal – Münir Nurettin, Nazım Hikmet - Zülfü Livaneli birliktelikleri buna çok çok iyi örneklerdir. Attilâ İlhan’ın birçok şiiri de bestelenmiştir. Ahmet Kaya, Ergüder Yoldaş besteleri, bunlardan başarılı örnekler olarak verilebilir…

Yeri gelmişken söyleyeyim. Şarkı sözü başkadır. Orada söze müzik yapılır veya müziğe söz. O nedenle şarkı sözü yazanlara, şarkı sözü yazarı denir, şair değil.

Hürol Taşdelen © 2018 / Web Tasarım : www.tornavida.net

Main Menu