Masonlar Dinleyiniz II - Atatürk Mason Localarını Kapattı

Atatürk, Mason Localarını Kapatır

Nazarı dikkatimi çeken yönlerden birisi de, Türkiye'ye Protestan ve genç Hıristiyanlık propagandası için gelen misyonerlerin mason olmalarıdır. Elbette günün birinde Türk milleti ve onun hükümeti bunların hesabını soracaktır. Herhalde yanlarına kâr kalmayacaktır.[1]

            Mahmut Esat Bozkurt

İlhami Soysal ile bölüm önsözü yerine;

“Durum  ilginçtir.  1909’dan  1935’e  kadar  tam  27  yıl  bir kuyumcu titizliğiyle işlenerek ve adım  adım  ilerlenerek  kurulmuş  Türkiye  Masonluğu,   ne   olmuştu   da,   böyle   durup dururken günün birinde birden  bire  kendi  kendini  yok  etme kararı almıştı. Bu  dönem  öyle  bir  dönemdi  ki,  gerçekte Masonluğun Türkiye’de İttihat  ve  Terakki  iktidarlarından bu yana en güçlü olması  gereken  bir  dönemdi.  Türkiye   Büyük   Millet   Meclisi'nin   Başkanı   yüksek   dereceli bir masondu. İçişleri Bakanı  Şükrü  Kaya  hem  de  33. derecede  bir  masondu,   Ankara   valisi,   İstanbul   valisi,   İzmir  valisi   masondular.   Dışişleri   Bakanı   masondu.   Bakanlar  Kurulunda  oldukça   yüksek   sayıda   bakan   masondular. Müsteşarlardan  genel müdürlerden,  polis müdürlerinden, jandarma komutanlarından ve hattâ ordu içindeki üst düzeydeki  subay  ve  komutanlardan   mason   olanların   sayısı hiç de az değildi.

Peki ne olmuştu?

Bu sorunun yanıtını ararsanız, karşınıza Atatürk çıkar[2]   

Hıristiyan-Yahudi, sömürgeci kapitalist yapının, yani Batı’nın yok edip, Anadolu’dan kovmak istediği Türkler, Anadolu ve Trakya toprakları üzerinde, Çağdaş Ulus Devletini, özgün temelleri üzerinde kurmuştu. 1930’lara gelirken, iç ve dış düşman, karşı devrimci unsurların çeşitli yöntemlerle gerçekleştirdikleri, yıkıcı isyanlar, saldırılar ezilerek savuşturulur. Ancak devrimler tam olarak başarılamamış, ulusal sanayi istenen düzeye çıkarılamamıştır. 1929-30’larda dünyada büyük bir ekonomik kriz yaşanmaktadır.

Bilim insanı Korkut Boravata;

Kısacası bu yıllarda dünya ekonomisi büyük buhranın içinde sürüklenirken Türkiye ekonomisinin dışa kapanarak ve devlet eliyle bir millî sanayileşme denemesi içine girmiş olduğu söylenebilir. Ve bu denemenin, ana hatlanyla, başarılı olduğunu göreceğiz.”[3]

1930 yılında TC Merkez Bankası kurulmuştur. Bu dönemde sanayinin büyüme hızı Cumhuriyet tarihinin o dönemde en yüksek oranlarına ulaşmış, 1930-1939 arasında ortalaması %11,6 olmuştur.

1929 yılında cari fiyatlarla millî hâsılanın % 9,9’unu oluşturan sanayi kesiminin payı 1939’da % 18,3’e çıkmıştır. Bu değişme sabit (1938’e ait) fiyatlarla % 11’den %18’edir. Bu da dönem içinde sanayileşme doğrultusunda hızlı bir yapısal değişmenin gerçekleştiğini göstermektedir.(…)

Dünya buhranı koşullarında gelişme ve sanayileşme” ifadesiyle nitelendirebileceğimiz bu gelişmenin, esas olarak ekonominin öz güçleriyle gerçekleştirilmiş olması fevkalâde önemlidir. Yukarıda da belirtildiği gibi, bu dönemde bazı dış krediler alınmış olmakla birlikte, dışa bağımlılığın önemli bir göstergesi olan dış ticaret açığı 1930-1939 yıllarında ortadan kalkmıştır. Dönem boyunca, 1938 hariç, her yıl dış ticaret fazla vermiştir. Kronik dış ticaret açıklan ve bunları kapatan dış kaynaklarla yaşamaya alışmış bir ekonominin dış denge içinde ciddi bir sanayileşme ve büyüme rayına oturması günümüz için dahi önemli dersler taşıyan bir tarihî deneyim sayılmalıdır. Dış ticaret dengesinin, esas olarak ithalatın yaklaşık yarı yarıya kısılması ile sağlandığı gözlenmektedir. İthalatın millî gelirdeki payı 1923-29 döneminde % 15’e yakın iken, bu dönemde bu pay % 7 dolaylarına düşmüştür. İhracatın millî gelirdeki payı ise bu iki dönemde % 11 ve % 8 dolaylarındadır.(…)

Dış ticarete ve Özellikle ithalata dönük ticaret burjuvazisinin göreli durumunun bu dönemde bozulduğu tahmin edilebilir. İthalatın TL olarak değeri 1929’da 256 milyondan, 1933’te 75 milyona düşmekte ve 1939 yılında hâlâ on yıl öncesinin % 50 altında seyretmektedir.  (…) 

1932-1939 yıllarında özel sınaî kârların millî gelir içindeki payı, % 3,4’ten % 6,2’ye yükselmiş; toplam sınaî hâsıla içindeki payı %26,2’den % 35,8’e yükselmiş; özel sanayi ve madencilik kesimi içinde katma değerden aldığı pay ise % 72,1’den % 78,2’ye çıkmıştır.”[4]  

Bu dönemde dünya ekonomik kriz içindedir… 

Türkiye’de, mason tarikatı üzerindeki baskıların, eleştirilerin arttığı ve 1935’de kapatılmaya gittiği süreçte, Türkiye ulusal sanayisinde, Cumhuriyet tarihinin en başarılı hamleleri yaşanmakta, ülkenin gelir gider düzeyi savaş alanında kazanılmış bağımsızlığın sanayi ve dengeli ve kâr eden ekonomi ile güçlendirildiği; eğitimde de koşut başarıların sağlandığı bir dönemdir. Masonların, dernekleri kapatıldığı için, gözleri dönmüş biçimde, ağır hakaretlerle saldırdıkları Atatürk CHF/CHP’si ve Hükümetleri bu eşsiz başarının uygulayıcılarıdır.

Kendilerini dünyanın merkezinde gören ve her şeyi kendi ikballerine göre değerlendiren masonların kapatılış sürecine bakalım.

TBMM Tutanaklarından

TBMM, büyük bir hizmet yaparak, tüm tutanakları günümüz Türkçesine çevirmiş ve web sayfasında yayınlamış, herkes ulaşabilir. Bu bölümde paylaştığımız tüm bilgiler TBMM web sayfasında paylaşılmış oturum tutanakları taranarak kitabımıza alınmıştır.

2. — SUALLER VE CEVAPLAR 91

  1. — Bozok Mebusu Ahmet Hamdi Beyin; İstanbul'da alenen balo veren Maşrıkı Azam nam farmoson cemiyeti hakkında Dahiliye Vekâletinden şifahi suali.

REİS — Dahiliye Vekâletine havale ve 2. Şubatta tebliğ edilmiştir.[5]

Bozok Mebusu Ahmet Hamdi Beyin; Meşriki Âzam Namı Farmason Cemiyeti hakkında Dahiliye Vekâletinden suali.

REİS — Sual sahibi sualini geri almıştır.”[6]

Ahmet Hamdi bey (Divanlıoğlu), 1925 yılındaki sorusunu neden geri aldı acaba? Neden fikir değiştirdi?

ZİYAETTİN EFENDİ (Erzurum) - … Hangi kahrolası menbadan bu cesareti alıyorlar ve neye istinat ediyorlar? Efendim! Memlekette işte ahvali ruhiye budur. Sonra bir taraftan Avrupa misyonerleri, bir taraftan genç hıristiyan cemiyetleri mikrop gibi içerimizde neşri nasraniyet ediyorlar. Bir taraftan da mason locaları kuşat ediliyor. Sonra diğer taraftan da hakkı, hüseyin, abdullah gibi İslâm namlarını taşıyan birtakım rum tohumları esafil, dahil ve hariçte dörtyüz milyon karip alemî İslâmın mukaddesatına daima tecavüz etmekte müsabakat ediyorlar. Bütün efkârı umumiye dilgır oluyor. İdare aleyhinde halkın iğbirarını celbediyorlar. İşte asıl mürteci, bu kâfir bu mel'unlardır. (Handeler.) Alâkadaran bunlara katiyen imazıayn ediyorlar. (Alla'h vücutlarını kaldırsın sesleri.) Yani insan düşünüyor ki, bu millet nereye, ne tarafa sürüklenmek isteniyor, insan hayret ediyor.”[7]

Masonluk Hakkında Siyasilerin ve Aydınların Görüşleri

Türk Ulusu, emperyalizm karşıtı ilk Kurtuluş Savaşını zaferle sonuçlandırmış, ardından Ulus Devletini kurmuş ve devrimleri yapmıştı. Bu sürecin tamamına Bilim İnsanı Emre Kongar’ın nesnel tanımı üzerine Türk Devrimi diyoruz. Türk Devriminin lideri Mustafa Kemal’dir, ulusu O’na Atatürk adını vermiştir. Atatürk, ihtilalin önderidir, Ordunun Başkomutanıdır,  Cumhuriyetin kurucusu ve Devrimlerin yapıcısıdır. Gerek Kurtuluş Savaşı’ndaki siyasi ve askeri, gerek Devlet Kuruluş sürecindeki siyasi dehası, strateji mükemmelliği, her adımını zamanında ve toplumsal, siyasal gerçekliklerle birleşik olarak attığını, ulaştığı başarılı sonuçlar göstermektedir. Atatürk, kendi halkını, o halkın bir parçası olarak tanıdığı ve bildiği kadar, dünya milletlerini ve siyasal gerçekliklerini de tanımaktadır. Büyük devrimci Atatürk’ün,  yapacaklarını yıllarca öncesinden kafasında tasarladığını bütün olaylar, söylevleri, eylemleri ortaya koymaktadır…

Mason Tarikatının iç yüzünü gayet iyi bilen Atatürk, zamanı geldiğinde tek bir emirle kapatmıştır. Bu bölümün başında aktardığımız gazeteci İlhami Soysal’ın sözlerini anımsayıp, son tümcesini yineleyelim;  

“Peki, ne olmuştu? Bu sorunun yanıtını ararsanız, karşınıza Atatürk çıkar.”[8]

Hiç kuşku yok ki, CHF’nın önde gelen mason karşıtları Mareşal Fevzi Çakmak, Recep Peker, Mahmut Esat Bozkurt ve diğerlerinin masonluk konusundaki tüm eylemleri, Atatürk’ün bilgisi ve yönlendirmesi altındadır. Aksi düşünülemez. Kapatılma emri geldiği an, CHF ve Hükümet içindeki, güçlü pozisyondaki masonların, tartışmasız biçimde; kesin ve ani olarak emre uymaları, mason tarikatının yöneticilerine derhal kapatma kararı aldırmış olmaları da, emri verenin Atatürk olduğunu, kuşku götürmez bir şekilde göstermektedir.

Kapatılmaya giden süreç, buraya kadar aktardığımız tüm olayları içermektedir. Aslında masonlara en sert uyarılar ki arkalarında Atatürk vardır, tutarlı ve sürekli olarak Mahmut Esat Bozkurt’tan ve diğer CHF önderlerinden gelmektedir. Masonlar, Türk milleti ve O’nun devrimci önderleri ile çatışmakta ısrar ederler. Aksi, Batı emperyalizminin uzantısı olan mason tarikatı için, kendilerini yadsımaları anlamındadır zaten.

Soldan masonlara suçlama ve kapatılma isteği M. Zekeriya Sertel Yeni Posta Gazetesi’nde 18 Ocak 1931’de “Şeyhler, Misyonerler ve Masonlar” başlığı altında şöyle yazıyordu:

“Avrupa emperyalistlerinin, şark memleketlerinde nüfuz ve kuvvetlerini yaymak ve iktisadi istilalarını teinin etmek üzere kullandıktan üç vasıta vardır: Tarikatler, misyonerler, masonlar. (…)

Biraz müterakimce memleketlerde tarikatlerle misyonerlerin iş göremiyeceği yerlerde, bunların vazifesini Masonlar görür. Mason teşkilâtı, zâhirde İnsanî hislere dayanan beynelmilel bir müessesedir. Hakikatte iktisadi istilâlara vasıtalık eden asri bir tarikatten başka birşey değildir. Son Yavuz-Havuz hadisesinde Maşrıkı Âzam Fikret B. bu işi masonluğuna istinat ederek, çevirmiye muvaffak olmuştu. (…)

Masonlarsa her türlü kayıttan masun kalmışlardır. Türkiyede Mason faaliyetinin önüne geçmek için hiçbir tedbir alınmamıştır. Halbuki memleketin ecnebi nüfuzuna, ecnebi dalaveresine nihayet vermek için misyonerlerle Masonların da teşkilatlarını ortadan ortadan kaldırmak lazımdır. Ecnebi ajanlarına ve ecnebi tekkelerine de asri ve müstakil Türkiye’de hakkı hayat vermemelidir.” [9] 

Mahmut Esat Bozkurt;

Biliyoruz ki, ırk, milliyet farkı olmaksızın masonluğa herkes girebilir. Orada herkes usulü dairesinde masonluğun mukadderatına hâkim olabilecek mertebelere çıkabilir. Demek ki, bir Rum, bir Yahudi, bir Ermeni de böyle bir teşekkülün başına şef olarak geçebilecek ve Türk masonluğunu idare edecek!.. Hatta ne bileyim bir Fransız bile, bir Yunanlı bile... Bütün bunlara göz yumacağız, masonluk milliyetçiliktir diyeceğiz, öyle mi? Bu nasıl olur? Ve buna kim inanır?! Herhalde ben değil... Yakın uzak tarihimiz hiç değil!..

Benim şahıslarla hiçbir meselem yoktur. Masonlar arasında çok sevgili arkadaşlarım vardır. Bunlara hürmetim vardır. Benim hücumlarım şahıslara değil, doğrudan doğruya masonluğun prensiplerinedir. Bu çok insani olduğu iddia edilen prensiplerle dünya ve insanlık istismar ediliyor. Mesela düşününüz ki, İngilizlerin meşhur casusu Lawrence bile masondur. Başlarında "Ağahan" bulunan mason locaları İngilizlik namına Hindistan'ı baştan başa doldurmuş kardeşlik teraneleri içinde 320 milyonluk bir insan kitlesinin boynunda esaret zincirinin sürüklenmesine sebep oluyor. Rica ederim, Casus "Lawrence", "Ağahan’', daha bilmem kimler buraya gelebiİseler, localara kardeş diye girmek hakkına sahiptirler. Bunun da adına milliyetçilik mi diyeceğiz? Buna milliyetçilik değil, insanlık bile demezler. Benim bütün endişelerim, aziz vatanın masonluğu kabul eden öz ve güzide evlatlarının haberleri olmadan, başka yerlerde olduğu gibi masonluğun memleketimiz ve milletimiz aleyhine kullanılmasıdır; kullanılıyor da... Masonluk tatbikatta bu neticeleri veriyor. Teorik cepheden de bakılsa, milliyetçiliği, milliyetçilik duygularını öldürmek davasındadır. Çünkü "beynelmilelciliğe varabilmek için ilk yıkılacak, yıkılması lazım gelen engel budur değil mi? (…)

Bir de, benim anlamadığım bir nokta var. Masonluk bir teşekkül olduğuna göre nasıl oluyor da gizli duruyor? Ne olursa olsun gizli teşekküller kanunen yasaktır. Gerçi "Türk Yükselme Cemiyeti" diye hükümete, o da pek yeni olmak üzere bir beyanname verilmiş ve bu teşekkülün vaziyeti kanuna uydurulmak istenmiştir. Bundan evveline kadar gizli olması hoş mu görülecek? Milletin kanunları herkes, her teşekkül için bir değil midir?

Bir de "masonluğun" adına ne hakla "Türk Yükselme Cemiyeti" denerek hakikat gizleniyor? 31 Mart hadisesinde asılan Derviş Vahdeti kurduğu "İttihadı Muhammedi Cemiyeti'ne "Laik Türk Cemiyeti" deseydi hakikat değişecek miydi? Beynelmilelci3 olan masonluk nasıl olurda "Türk Yükselme Cemiyeti" firması arkasında saklanıyor? Buna kim inanır? (…)

Masonluk insanlık için çalışıyormuş, iyilik ediyormuş bahsine gelince: Acaba bu iyiliklerin memleketimizle alakalı kısımlarının neler olduğunu öğrenebilir miyiz? Benim bildiğim, bazı masonların masonluğu ileri sürerek kendi ceplerini -hem de Türk milleti zararına- doldurmaya çalıştıkları ve doldurduklarıdır.

Nazarı dikkatimi çeken yönlerden birisi de, Türkiye'ye Protestan ve genç Hıristiyanlık propagandası için gelen misyonerlerin mason olmalarıdır. Elbette günün birinde Türk milleti ve onun hükümeti bunların hesabını soracaktır. Herhalde yanlarına kâr kalmayacaktır. (…)

Büyük Türk gençliği, mefkuresini masonlukta bulamaz. O, idealini on bin yıllık Türk tarihi kokan bu topraklarda, bütün bir medeniyete on bin yıl üzerinden bakan milletinin bağrında bulabilir. Her şeyden evvel Türküz, her şeyden sonra yine Türküz. Onun için yaşarız, onun için ölürüz.

Bir de benim anlamadığım bir nokta var. Masonluk bir teşekkül olduğuna göre nasıl oluyor da gizli duruyor? Gizli teşekküller kanunen memnudur. Vakıa Türk Yükselme Cemiyeti diye hükümete, o da pek yeni olmak üzere bir beyanname verilmiş ve bu teşekkülün vaziyeti kanuna uydurulmak istenmiştir. Bir de masonluğun adına ne hakla ‘Türk Yükselme Cemiyeti” denerek hakikat gizleniyor? Beynelmilelci olan masonluk nasıl olur da Türk Yükselme Cemiyeti firması arkasında saklanıyor? Buna kim inanır? Masonluk insanlık için çalışıyormuş, iyilik ediyormuş bahsine gelince, acaba bu iyiliklerin memleketimize taalluk eden kısımlarının neler olduğunu öğrenebilir miyiz? Benim bildiğim kadar bazı masonların Masonluğu ileri sürerek kendi ceplerini doldurmaya, hem de Türk milleti zararına çalıştıkları ve doldurduklarıdır. Bunların zaman zaman hükümete bile müessir olmak istedikleri, hükümeti kendi çıkarlarına alet etmek istedikleri görülmüştür. Nazarı dikkatimi çeken cihetlerden birisi de, Türkiye’ye Protestan ve Genç Hıristiyanlık propagandası için gelen misyonerlerin mason olmalarıdır. Elbette günün birinde Türk milleti ve onun hükümeti bunların hesabını soracaktır. Herhalde yanlarına kâr kalmayacaktır.” [10]

Sağdan Peyami Safa, 11 Ekim’de Mahmut Esad ve Mim Kemal tartışmaları üzerine yazdıktan sonra,  12Ekim ve 18 Ekim 1931’de peş peşe iki yazı yayınlar, Yeni Posta gazetesindeki Sözün Kısası köşesinde;

Onları Kendi Hallerine Bırakalım 

Masonlar hoş adamlardır. Onlara kızılmaz. Bize ne zararları var? Sık sık büyük lokantalarda, yahut' kendi localarında toplanırlar, kapıları bacaları sıkı fıkı örterler, belki bir de gözcü koyarlar, sanki yemek, içmek, gevezelik etmek, ilmi sohbetler, yapmak ayıp birşeymiş gibi kendi kendilerine yer, içer, hoş beş eder, dağılır, giderler.

Yoksa O biçareler de kahve köşelerine dolarlar ve iskambil kağıtile domina taşlarına sarılırlardı. Bırakın, gönüllerini eğlendirsinler, ‘Umacı geliyor!’ diye siyah kukuleteler giyerek biribirlerini korkutsunlar, kapı aralığından apansızın biribirlerine ‘ceee’   diye bağırsınlar, yahut biraz daha ciddileşerek, asırlardanberi metafiziğin ve felsefenin halledemediği kâinat meselelerini bir kalemde, bir çırpıda hallediversinler, ara sıra birinin başı ağrıyacak olursa “Teavünü beşeri,, namına oncağıza bir asprin uzatıversinler, bunlardan bize ne ? Mahmut Esat Beye ne ?

Amma bu kardeşler, yalnız biribirlerine kardeşlik ederlermiş; Türkiyede küçük bir akalliyet imişler; küçük bir akalliyetin kendi kenene yardımı, ekseriyet aleyhine zararlı bir ittifak teşkil edermiş; masonluk teavünün kötü bir inhisarıymış; bir zümrenin nef- ine çalışan hususi ve gayrımsan! bir teşekkülmüş. Bundan da bize ne ? Her cemiyet, her fırka böyle değil midir? Dışarıda kalanın canı çıksın.

Mason kardeşler, sık sık ziyafetler tertip edip şarabı, şampanyayı atıştırıyorlar ya ? Keyifleri yerinde ya? Onlar da şunun bunun tarizine aldırmasınlar, kızmasınlar. Bütiin dünya beşeriyetin saadeti namına çalışyor, yiyor, içiyor, eğleniyor. Bütün cemiyetler ve bütün teşekküller.

Mason kardeş, aldırma, ye, iç, kadehini doldur, çek. — Şerefine I’ ”[11]

Masonlar Ne İddia Ediyorlar?

Masonların ne ile meşgul oldukların: bilmem. Bir bilene de rastgelmedım. Hayır ve hasenat mı? Bunların Mason olmıyan ve masonluğa aidat vermiyen fakirlere bir tas çorba içirdiklerini bile görmedik, duymadık, bilmiyoruz. İçtimai faaliyetleri mi vardır? Muayyen bir akide etrafında bir eser, bir mecmua, bir haraket yaptıklarını da görmedik, duymadık, bilmiyoruz. Bir icatları ve ihtiraları mı var ? Bundan da haberimiz yok. 

İnsanlığa ve Türklüğe hizmet edenler arasında birkaç ta mason varmış. İyi. Fakat bununla masonluğun nasıl iftihar edebileceğini anlamıyorum. Kıymetli bir adam, arasıra, Büyükadâdaki Yat Kiiibüne uğrayabilir; fakat bu adamın ferdime- saisile o klüp iftihar eder mi? Farzediniz ki Abdülhak Hûmit masondur - öyle midir, bilmiyorum ya - ve arada bir, Beyoğlundaki Şeriri Doriyans şöyle bir uğruyor; sonra da "Makber,, isminde bir eser yazıyor; Serki Doriyan müdürü bu eser üzerinde bir hak iddiasına kalkabilir mi?

Masonların kollektif bir tarzda bir ilim, bir san’at abidesi vücuda getirdiklerini gören, duyan, bilen varsa söylesin. Fakat onlara sorarsanız, Hazreti Süleymandan bugüne kadar, son Türk inkılâbı da dahil olduğu halde, bütün ileri hamleleri kendileri yapmışlardır. Her büyük eserin altında imzaları vardır. Fakat niçin bu hezeyanlan mazur görmüyoruz? Bu zavallı masoncuklar, kapalı odalarda, karanlık dehlizlerde hariçle alâkaları kesilmiş, gizli ve münzevi yaşıyorlar. Bir odada kendi başına söylenen adamlann hezeyanlarını mazur görmüyor muyuz? Yirminci asırda karakoncolos rolü oynıyan ve hâlâ inkılâptan bahseden bu binbir gece kahramanları, kendi masal dünyalannda, kim bilir daha ne hülya kuruyorlar.

Bakırköy şifahanesi ve bütün esrarkeş kahveleri böyle yüzlerce "Megaloman” la doludur. Onları kinden veya istihzaden ziyade merhametle tedaviye çalışalım.”[12]

Nizamettin Nazif, Eylül 1935’de Hafta dergisinde 3 sayılık bir yazı dizisi ile masonluğa o dönemdeki anlayış ile anlatır: 

Türk MasonlarıKökleri ecnebi memleketlerinde olan yabancı teşkilât ve müesseselere, kurumlara meydan verilmiyeceği haberlerinden sonra, Türkiyedeki Mason localarının da kapanacağı duyulmaya başladı.”[13]

Masonluk hakkında bilgi verdikten sonra masonların yaygın örgütlenmelerinden ve bir çok devlet görevlisine kanca attıklarından ve basında da çok güçlü olduklarını anlatır;

Masonluk bize nereden gelmiştir? Farmasonluk Türkiyede on dokuzuncu yüz yıldanberi misafirlik eden bir yabancı kurumdur. İlk serpintilerini ikinci Mahmut ve hattâ üçüncü Selim devirlerinde Istanbulun Lövanten muhitlerine düşürmüş ve bardaktan boşanır şiddette bir yağmur halini almaya kadar pek uzun bir çiseleme devresi geçirmiştir.

İlk devrelerde Beyoğlunda açılan birkaç Mason locası yanyana gelip bir Türkiye maşrıkı azami kurmuş olamadıkları için Türkiyedeki masonluğun bunlarla başladığını iddia etmekten çekiniyoruz. Bunlar kah Avrupadan dönmüş bir lövanten tüccarın, kâh bir casus şebekesi kurmak istemiş bir ecnebi elçinin ve bazan da hedefi karanlık bir iftirakçı siyasa temayülünün elile meydana gelmişler ve parmağile oynamışlardır. Zaten kimisinin Türkiye dışındaki Alman, Ingiliz, kimisinin Fransız veya Rum yüksek teşkılâtları ile sıkı birer münasebet gütmüş ve onlardan aldıkları direktifleri başarmış olmaları bu tezimizi ispat için çoktur bile.[14]

Yazı dizisinin 3. Sayısında;

ittihat ve Terakki 31 marttan sonra Abdülhamidin devrilişine bir mason zaferi sütü vermek te hiç tereddüt etmemiştir. Yıldız sarayının 33 yıllık kiracısına “Seni artık millet istemiyor!” demek için otuz milyonluk Osmanlı camiası içinde murahhas olarak bula bula Emanoel Karasuyu (Talat Paşa da beraber gitmiştir) Umumî harpte mason locaları ithalât ve ihracat komisyoncularının borsası olmuştu diyenler az değildir. (…)

Fakat “masonluğun yüksek mânası var mıdır?” şeklinde bir soruya derhal şu cevap, hem de pek yerinde olarak verilebilir:

  • Hayır.

Ve ilâve edilebilir:

  • Eğer masonluk devam etmek isterse atacağı her adım Türkiyenin bugünkü telâkkilerde, bugünkü ideali ile ve hattâ bugünkü rejimi ile uymaz olmağa mahkûmdur. (…)
  • Şimdi masonluğun tek yüksek ideali vardır. Her masonun bilmediği, bilemiyeceği, öğretilmiyecek olan bir ideal: “Yüksek Musevi Finans otoritesini devam ettirmek.”

Evet, bugünkü hali ile dünya masonluğu yalnız yüksek Musevi burjuvazisinin arsıulusal bir devleti halinde ve maalesef bu hale girmiştir. (…)

Türkiye masonları hiç şüphesiz iyi duygularla localara girmiş olan iyi duygulu Türklerdir. Eğer bu yazılarım bitaraf bir etüd olmaktan başka bir tefsir görmezlerse onların dünya masonluğundaki maveraî sırra agâh olmadan mason kaldıklarına yani mason olmakla kendilerini altı ok Türkiyesinden ayırt etmek istemediklerine inanacağım.”[15]

Yerli mason derneğinin, bir kısım Türk olanları, Nizamettin Nazif’in dediği gibi, Mason Tarikatı’nın gerçek yüzünü bilmeden, Türklüklerini yitirmeden kalmışlardır. Onlar zaten kapatılma sürecinde, ya istifa etmişlerdir ya da sessiz kalarak, Hükümeti desteklemişlerdir. Kapatılama süreci 1934 yılında CHF yönetiminin, Mason derneklerinin bina ve taşınmaz mülklerini araştırmaya, sorgulaması ile başlar. Bu süreci şöyle aktarabiliriz[16];

Emperyalistlerin kışkırttığı bazı içerideki muhalif gruplar, din ve etnik kökenler temelinde isyanlar başlatırlar. Atatürk’ün hayata geçirmeye çalıştığı çok parti demokrasisi, bunun için kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) dış ve iç etkenler ile bu işte görevlendirdiği kimi liderlerin de, çapsız ve kişisel hırslarını ülkenin üzerinde tutmaları nedenleriyle, karşı devrimci safta yer alır ve gene kimi sivil toplum kuruluşları amaçları dışına çıkarak, devrimlere zarar vermeye ve genç Türkiye Cumhuriyetini yıkmayı amaçlayan tehditlere istemeden de olsa yardımcı olmaya başlarlar. Bu ortamda uygar Batı, Avrupa, insanlığın ikinci en büyük ve en kanlı savaşına, 2. Dünya Savaşına doğru gitmekte, Avrupa devletlerinde faşist kadrolar iktidara gelmektedirler. Bu ortamda Atatürk ve Türkiye Devletinin önderleri, tüm gücün CHF/CHP’de toplanmasının, genç  Türkiye için zorunlu olduğuna karar verirler ve bu şekilde hareket ederler.  Bunun için Halkevleri kurulur ve tüm Türkiye’de örgütlenmeye başlar. Diğer derneklerin, oluşumların da kendilerini fesih edip, mal varlıklarını Halkevleri ’ne devir etmeleri yöntemi izlenir.

Türk Ocakları, Atatürk’ün 24 Mart 1931’de belirttiği isteği doğrultusunda 10 Nisan 1931’de Olağanüstü Kurultay düzenleyerek, kendisini lağvederek CHF/CHP’ye katılır.  Kadınlar Birliği 10 Mayıs 1935’de kendisini lağveder.

Karşı devrimci ve emperyalist kışkırtmalar, hatta Atatürk’ü öldürmeye gidecek suikast içinde masonlar kritik görevler ve konumlar almışlardır.  İngilizler tarafından casus olarak özenle yetiştirilen, Atatürk’ü öldürmek üzere gönderilen Hint asıllı Mustafa Sagir masondur. İstiklal Mahkemesinde yargılanmış, idam cezasına hükmedilmiş ve asılarak idam edilmiştir.[17]

İttihat Terakki Mason işbirliği, Atatürk ve Türkiye’ye karşı tekrar hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Masonlar, kapatılmayı anlatırken, sanki ortada barışçıl, kendi halinde, siyasetle hiç ilişkisi olmayan bir cemiyet varmış da, o kapatılmış gibi aktarırlar. 

Açılma ve Kapatılma Süreci

Mason Tarikatı, Türkiye Cumhuriyetinde başlangıçtan beri yasal olarak varmışlar da 1935’de kapatılmışlar gibi bir algı oluşturulmuştur. Bu doğru değil. Masonlar, 1935’e kadar yalnızca 3 yıl yasal olarak faaliyet göstermişler ve kapatılmışlardır. Bu nedenle kapatılmayı konuşmadan önce masonların Türkiye ‘de kuruluşuna bakmak lazım. 

Türkiye Cumhuriyeti 1923 ‘de kurulur, hızla çağdaş yasaları oluşturulur ve TBMM ‘de kabul edilir. Medeni Kanunun 1926‘da kabul edilmesi ile birlikte Dernekler Yasası da yürürlüğe girer.

Masonların Dernekleşmesi ve Mason Sözcüğü

Masonlar 1923-1926 arasında yasadışı olarak Devlete hiçbir kayıt yapmadan faaliyetlerini sürdürdüler.  Büyük Loca Türkiye’de yasallaşma sürecine de sahtekarlıkla başlarlar;  25 Şubat 1926’da İzmir’de “Yetimlere Yardım Cemiyeti” adıyla Vilayet’e dernek başvurusu yaparlar.  İsime bakar mısınız? Yetimlere yardım edecekler. Kayıt, yalnızca İzmir’deki Mason Localarını kapsar.

22 Haziran 1927’da  Beyoğlu’nda “Tekâmül-ü Fikrî Cemiyeti” kuruluşu için başvururlar, 30 Haziran 1927’de 200 numara ile İstanbul Vilayetince onaylanır.  Gerçekte masonların başvurusu taşınmaz mülk edinme zorunluluğundan. Yoksa yasal olarak faaliyet göstermek amaçları değil. Dikkat ederseniz hala isimlerinde ve tüzüklerinde “masonluğa” dair tek sözcüğü yok. 

Aynı yıl, yoksul gençlere el atmayı hedeflerler. [18];  

İkmâl-i Tahsil Cemiyeti. Selâmet Locası biraderleri 22 Haziran 1927 günü İstanbul Valiliğine resmen baş vurarak ‘İkmal-i Tahsil Cemiyeti’ ismi ile, iyi okuyan gençlere parasal destek amaçlı bir dernek kurmak istediklerini bildirdiler. 22 Ağustos 1927’de vilâyetten çıkan izinle çalışmaya başlayan …”[19]

Atatürk’ün himayesinde, Başbakan İnönü’nün başkanlığında,TBMM Başkanı Kâzım Özalp, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak ile 8 bakan ve 210 milletvekili tarafından, ‘Türk Maarif Cemiyeti’ eğitime maddi kaynak sağlamak için 31 Ocak 1928 tarihinde,  kurulunca,  masonlar İkmâl-i Tahsil Cemiyeti’lerini kapatmak durumunda kalırlar.  Kapatmaları emir edilmiştir.

16 Mayıs 1929’da mason derneğinin adı, “Türk Yükseltme Cemiyeti ” olarak değiştirilir. Dikkat ederseniz, hala mason adını kullanmıyorlar, sahtekarlık sürmekte.

Mason sözcüğünün ilk kullanıldığı tarih konusunda iki arşivci mason anlaşamıyorlar;

Ergin Koparan;

“24 Ekim 1932 Türk Yükseltme Cemiyeti unvanına ‘Türkiye Büyük Meşrıkı’ tabirinin eklenmesi öneriliyor. Bu teklif 21 Ocak 1932'de kabul edildiği gibi ‘bu cemiyet mensubine mason denilir’ fıkrasının eklenmesi ve diğer değişiklikle birlikte onay için Hükümete arzı kararlaştırılıyor.”[20]

Celil Lâyıktez, 11 Ocak 1933’de tüzüklerde değişiklik yapılarak derneğin adı “Türk Yükseltme Cemiyeti”, Türkiye Büyük Meşrıkı olarak değiştirildi; ‘... bu cemiyetin üyelerine Mason denir’ hükmü konuldu.Tüzükte cemiyetin’ üyeleri arasında dayanışma ve yardımlaşmayı temin ile şerefli vatanımız ve bütün insanlık için yararlı olabilecek her türlü fikirsel ve hayra yönelik işlerle uğraşmak üzere kurulmuş, üyelerine mason denilen[21] bir kurum.

Dikkat ederseniz, ulusumuz, milletimiz, halkımız, toplumumuz yok kuruluş tanımlarında; tüm insanlık için yararlı olacaklar! Öte yandan, üyelerine mason denir ifadesini kullanıyorlar ama dernek adında hala mason sözcüğü yok!

Büyük Loca olarak yapılanan bu derneğin kurucuları:

Servet Yesarioğlu, Mim Kemal Öke, Raşid Erer, Mustafa Hakkı Nalçacı, Abdürrahim Cevat, Şerafettin Osman, Halid Tekin, İsmail İhsan, Şükrü Hazım Tiner, M. Reşit Çavdar, Emin Sayıt.

Özetlersek, Masonlar,

  • 1923-1927 arasında hiçbir resmi kimliği ve kaydı olmadan, yasa dışı faaliyet gösterirler,
  • 1927‘de kendi adlarını kullanmadan dernekleşirler,
  • 1932‘de ilk defa masonik bir isim alır ve dernek tüzüğünde mason sözcüğünü kullanırlar,
  • 1935’de kapatılırlar!

Türkiye Cumhuriyetinde, Atatürk döneminde masonlar sahte kimlikler dahil dernek olarak 8 yıl, mason kimlikleriyle dernek olarak yalnızca 3 yıl faaliyet gösterebilmişlerdir!

CHF,  Mason Derneğini Denetim Altına Almak İster

Bu 3 yıl içinde de, CHP İstanbul Başkanı Hakkı Şinasi Paşa önderliğinde “milli duyarlılığı olan” bir grubun, Büyük Locayı denetim altına alma savaşımı yaşanır. Ancak, Türkiye Büyük Doğusu içinde   Osmanlı masonluğunun devamı olan unsurlar, Türk vatandaşı Yahudi, Sebataycı, Rum, gizli ve açık Ermenilerle birlikte, sayıları oldukça yüksek olan; Fransız, İtalyan, İspanyol, Yunan vd Avrupa ülkeleri vatandaşlarının işbirliği karşısında, “milli duyarlılıktakiler” kaybederler ve tasfiye edilirler.

Sonrası malum, Atatürk mason localarını toptan tasfiye eder, kapatır!

 “Milli Duyarlılığı” olan üyeler  zaten tasviye edilmişler; istifa etmiş veya çıkarılmışlardı. Kalanlar da 1935 kapanış sürecinin öncesinde istifa ederler. Bu kişiler masonlukla tüm ilişkilerini keserler, sonrasında yasadışı ya da 46 sonrası dernekleşme dönemi dahil geri dönmezler.  Bu dönem içinde masonluktan istifa edenleri, 46 ‘da başlayan karşı devrim süreci içinde tekrar masonluğa dönmeyenleri, mason olarak göstermek, bir başka ahlaksızlıktır.

Mason Localarının Kapatılması

1934 yılı ortalarında, hükümetin masonluğu kapatmayı düşündüğüne dair haberler yayılır 1935 ilkbaharında, mason derneğinin kapatılacağı sözleri yaygınlaşır ve güçlenir. Yüksek Şûra Reisi, Dr. İsmail Hurşit Bey, dedikoduların doğruluk derecesini anlamak için 12 Nisan 1935’de Ankara’ya gider;  Ankara Valisi Nevzat Tandoğan ile ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile görüşür. Şükrü Kaya, alınmış bir karar bulunmadığını söyler, yatıştırır. Bu görüşmenin kayıtları yok, Devlette görev yapan Vali ve İçişleri Bakanı anılarında yazmamış, yalnızca masonların söylemi. Gerçekte bu görüşme yapıldı mı, belgesi yok!

Cumhuriyet Halk Partisi’nin Mayıs 1935’te yapılan kurultayında parti programında, 69. Madde kabul edilir;

“Beynelmilelce maksatlarla cemiyet yapılamayacağı gibi, kökü yurt dışında olan cemiyetler kurmak yasak olacaktır. Milletler arasında beraberlik yapmakta devletin fayda göreceği m aksallarla cemiyet kurmak veya kurulu olanların şubesini açmak için icra vekilleri heyetinin kararı lazımdır.”

Bu maddeye dayanarak Sertellerin Son Posta gazetesi ile bazı gazeteler mason localarının kapatılacağı yönünde yazılar yazmaya başlarlar. Masonluk karşıtı gazeteler imtiyaz sahipleri mason olan gazetelere karşı şiddetli hücumlar başlatırlar.  Bu dönemde mecliste ve hükümette birçok mason olduğunu, Mason Tarikatı yetkilileri söyleye gelmişlerdir. Birincisi, mason olmayan birçok kişinin mason olduğunu, belgelere ve hatta kendisinin beyanlarına karşı söyledikleri gerçeği ortada iken, tek tek loca üye belgeleri incelenmeden, kendi beyanlarını görülmeden ya da nesnel/yansız diğer belgeler olmadan, kişilerin, masonların söylemine göre mason olduklarına inanmak mümkün değildir. Bununla beraber, mason derneği içinde, derneği denetim altında tutmak için yer almış üyeler de olduğu, buraya kadar aktardığımız iç çatışmalar, iktidar erki savaşımlarından biliyoruz. Durum böyle iken, Ankara’daki birçok dernek üyesini, “Mason Tarikatına” bağlı saymak da mümkün değildir. Bu kişiler, öncelikle liderleri Atatürk ve devletlerine bağlıdırlar, kapatılma sürecinde gösterdikleri davranışlar da bunu göstermektedir. Ankara’da tek locanın (Cumhuriyet Locası) 1925 yılında açıldığı ve ikinci bir loca kurulamadığı da dikkate alınırsa,  masonların Ankara’da, söyledikleri kadar güçleri olmadığı gerçektir. Kapatılmadan tam önce birçok CHF / CHP milletvekilinin, mason derneğinden istifa etmeleri de bu görüşümüzü desteklemektedir.

Hakkı Şinasi Paşa (Erel), Dr. Rasim Ferit gibi kimi 33.° masonlar,  Mason Tarikatı’nın kapanışına doğru istifa telgrafları çekerler; 

Masonluk, demokrasinin ve mesut bir milletin teessüsünde Halk Partisine yardım için kurulmuştur. Bu büyük idealler işte tahakkuk etmiştir. Vazifenin esasını üzerine alan Halk Partisi bundan sonrasını idare edebilir. Masonluk gayesine eriştiğine göre artık faaliyetinin devamı lüzumsuzdur.” [22] 

Bu görüşümüzü destekleyen bir diğer olay da, birçok Milletvekilinin kapanış sırasında sessiz kalmaları ve kapanıştan sonra verdikleri demeçlerdir.  CHF / CHP Genel Sekreteri Türkçü Recep Peker’in CHP içinde yardımcısı Münir Akkaya’nın, Ankara’da Cumhuriyet Loca başkanı olduğunu da anımsayınca, gerçek daha iyi anlaşılmaktadır. 31 Mayıs 1935’de Cumhuriyet Halk Partisi Umumi Kâtip muavini (Genel Sekreter Yardımcısı); Cumhuriyet Locası Üstadı Muhteremi Münir Akkaya mason localarının kapatılacağını bir mektupla İstanbul’a bildirerek CHP kurultayında kapatılma kararı verildiğini; bu meselenin İstanbul Mebusu Hakkı Şinasi Paşa, Tekirdağ Mebusu Cemil (Uybadın) ve Trabzon Mebusu Hasan (Saka) ile görüşüldüğünü ve İstanbul’a tebligat yapılacağını yazdı. Bu dönem büyük ölçüde, o günleri yaşamış olan Osman Zeki Koylan 83 yaşındayken anılarını  anlatmış ve kaleme geçirilmiştir [23]

Büyük Üstat – Masonbaşı İstanbul Emlak Bankası Müdürü Muhittin Osman Omay, Yüksek Şûra Reisi aynı bankanın doktoru İsmail Hurşit, Dr. Fuat Süreyya Paşa, Büyük Hatip Cevdet Hamdi Balım toplanarak, Büyük Üstadın hemen o akşam Ankara’ya gidip vaziyeti öğrenmesine karar verirler. Muhittin Osman Omay, orada kimseyi tanımadığını ileri sürerek gitmez, yerine İsmail Hurşit, Dr. İhsan Abidin ve Şükrü Kaya ile görüşür. İçişleri Bakanı Kaya, hemen yaz tatiline girmelerini söyler. Bu tavsiyeyi öğrenen Büyük Üstat hemen Daimi Heyeti toplar, henüz alınmış bir karar olmadığını söyler yaz tatiline girerler. Yaz tatiline girilirken Yüksek Şûra, kendisine bağlı atölyelere ait dış giyim, gereç ve evrakı (tatil döneminde kapanma kararı çıkabilir diye) önlem olarak yerelde bırakmayarak alır.

Cumhuriyet Locası Üstadı Muhteremi Giresun Milletvekili Münir Akkaya, 18 Haziran 1935’te İstanbul’da “yüksek dereceli birine” mektup yollar:

“Fırkamızın programlarını tatbik sahasına çıkarırken Millet ve memlekete zarar ve faydası olan şeyleri kılı kırk yararcasına incelemekte bulunduğu meydandadır. Söylediğiniz sahada icra edilecek bir karar henüz yoktur. Ulu ve yüksek önderimizin verecekleri her türlü karar bizler için mûtâdır. Çünkü bizim bilmediğimiz bir nokta vardır ve işin böyle olduğuna imanımız vardır. Verilecek karara intizar her halde hayırlı olur Üstadım.[24]

Daimi Heyet tarafından, tatilde vuku bulabilecek hadiselerle ilgili olarak bir komisyon kurulur, 11 Haziran’da, 15 Temmuz’da toplanır ancak sonra dağılırlar.  Bankalardaki paraların çekilerek beş ya da yedi kişi adına bankaya yatırılması, üye kaydı (matrikül), tutanak ve yazışmalarla kütüphanedeki kitapların başka yere nakledilmesi gibi kararlar alınmıştır ama uygulanamaz. Özellikle para çekilmesi konusunda

  • Büyük Üstat Muavini Mehmet Ali Haşmet; “hükümetten para kaçırılmış olur” diyerek karşı çıkar. 

Büyük Üstat Muhittin Osman Omay komisyona girmediği gibi toplantılarına da iştirak etmez. Büyük Üstat Avrupa’ya, Muavini Mehmet Ali Haşmet Romanya’ya gider.  Paralar ikisinin imzası olmadan çekilemiyordu. Kararlardan sonra Büyük Kâtip Muhiddin Celal Duru da Mehmet Ali Haşmet’i desteklemek için istifa ettiğinden zaten komisyon kararlarını uygulayacak kimse kalmamıştır[25] 

Büyük Locada imza yetkisi olan Masonbaşı, yardımcısı ve sekreterin, bir anda ortadan yok olmaları da çok anlamlı. Korkup mu kaçtılar, yoksa bir emir mi aldılar? Büyük olasılıkla emir aldılar.

“Yüksek Şûra, 15 Eylül’de son kez toplandı ve “bir daha fırsat olmaz” düşüncesiyle erken seçim yaparak Güney Jüridiksiyonuna bildirildi.”[26]

Dikkat eder misiniz, Yüksek Şûra, her adımını, her seçim kararını merkezleri Amerika Güney Yetki Alanına bildiriyor, patronlarına rapor veriyor. Milliliklerine bakın.

Sonunda 9 Ekim 1935’de Şükrü Kaya İçişleri Bakanı sıfatıyla Yüksek Şûra Masonbaşı Dr. İsmail Hurşit, büyük loca Masonbaşı Muhittin Osman Omay, Yüksek Şûra üyeleri Fuat Süreyya Paşa ve Muhip Nihat Kuran’ı Ankara’ya çağırır.  Ankara’da bulunan Yüksek Şûra üyeleri Nevzat Tandoğan, Reşat Mimaroğlu ve Rasim Ferit Talay toplantıya katılırlar.  Birçok mason yazar bu listeyi veriyorlar. Oysa Rasim Ferit Talay ve Hakkı Şinasi Paşa daha önceden Yüksek Şûradan istifa etmişler ve istifaları 7 Eylül 1935’de Yüksek Şûra toplantısında kayda geçirilmişti. Masonlar, kapatılma toplantılarına kimlerin katıldığını bile doğru olarak veremiyorlar, istifa etmiş kişiyi toplantıda gösteriyorlar. Tipik mason yalanlarından biri daha.

İçişleri Bakanı Şükrü Kaya dahil 8 masonun hepsi 33.° masondular. Anımsamakta yarar var, masonlar 1925’de bir anda bazı üyeleri, bugünleri düşünerek, 3’den 33’e çıkarmışlardı. Çıkarlarına göre, kolaylıkla istediklerine 33.° veriyorlar.  

Toplantıda  Şükrü Kaya, “Masonluğun istihdaf eylediği sosyal ve kültürel faaliyetlerin bir müddetten beri Halk Evleri ve Halk Odaları tarafından yapılmakta bulunduğu göz önünde tutularak Masonluğun artık faaliyetini tatil etmesi lazım geldiğine, fesih ve  mal varlığının Halk Evlerine devri için karar alınması isteniyordu partice karar verilmiş olduğunu, Hükümetin de bu kararı tatbik mevkiine koymak zorunda bulunduğunu” bildirir.

 

 

Buna karşı, mason yöneticiler; 

“Cemiyetler kanununa uygun olarak teşekkül etmiş bulunan Mason Cemiyetinin buna karar verebilmesi için derhâl bir Umumî Heyet toplantısı yapması lâzım geldiğini, kendilerinin böyle bir karar vermeğe selahiyetgar olamayacaklarını söylediler. Devlet Şûrası Reisi Mustafa Reşat Mimaroğlu biraderimiz de bu mütalaayı haklı bularak ısrarla müdafaa etti. Hatta bu toplantıda Şükrü Kaya birader Mason Cemiyetinin mevcut mallarının Halk evlerine hibe edilmesini de söylediğinden, Mustafa Reşat Mimaroğlu  ‘Devir ve hibe edilecek malların mutasarrıfı ve söz sahibi cemiyetin umumi heyeti ve onun kararıyla idare heyeti olması iktiza eder. Bu hususta umumî heyetten bir karar alınmadan başka türlü muamele yapılmasının kanuni mevzuata uymayacağı tabiidir. Bu yola gidilmemelidir.’ " [27] diye karşı çıkarlar.

Şükrü Kaya, kesin emir almıştır, bu isteği kabul etmez; masonlara tolerans göstermez, kararın derhal kendileri tarafından alınmasını ister, yapmadıkları takdirde derhal yasa çıkarılacağını söyleyerek, tehdit eder.  “Durumu anlayan ve çaresiz kalan Masonbaşılar; ‘binaenaleyh kaza ve kadere inkiyad ve tevekkülden başka çare kalmadığını anladıklarından bu hususta hazırlanan beyannameyi imzalayarak Dâhiliye Vekiline verdiler.’ ” 

Ertesi gün 10 Ekim 1935’de Anadolu Ajansı şu haberi yayımlanır; 

“Ankara 9 (A.A.) Mes’ul ve maruf imzalar altında Ajansımıza verilmiştir. Türk Mason Cemiyeti Memleketimizin sosyal tekâmülünü ve günden güne artan muazzam terakkilerini nazarı itibare alarak ve Türkiye Cumhuriyetinde hâkim olan demokratik ve cidden laik prensiplerin tatbikatından doğan iyilikleri müşâhede ederek faaliyetine – bu hususta hiçbir kanun olmaksızın – nihayet vermeyi ve bütün mallarını Memleketimizin sosyal ve kültürel kalkınmasına çalışan Halk Evlerine teberruu muvafık görmüştür.” Haber gazetelerde yer alır, Cumhuriyet, Tan olayla ilgili yorumlar yayınlanır.  Şükrü Kaya, basında yer alan yorumlar üzerine; “Türk Masonları kendi ideallerini Hükümetin esas programında dâhil olduğunu görerek kendi teşkilatını kendileri fesih etmişlerdir. Hükümetin bu iş üzerinde hiç bir teşebbüsü ve alâkası yoktur.”

  • 12 Ekim’de Masonbaşı tarafından, Bursa Nilüfer locasına hitaben yazılmış,

“ilgili orundan aldığım buyruk üzerine Cemiyetimizin toplantıları ikinci bir buyruğa kadar tatil edilmiştir”  diyen kısa bir yazısı var arşivlerde.

  • 14 Ekim’de Nilüfer locasına hitaben telgraf çekilir;

“orada da çalışmalara son veriniz. Tafsilat postadadır”  

  • 16 Ekim’de Murat Locasının yöneticisi Fahrettin Kerim Gökay bir mektup aldığını belirtir. Birkaç gün sonra postadan çıkacak yazı selam ve saygı bölümü topu topu iki cümledir. Murat locası yöneticisi (Üstadı Muhteremi) Fahrettin Kerim Gökay, 16 Ekim tarihini taşıyan bir açıklama hazırlayıp basım evinde bastırarak loca üyelerine dağıtır. 
  • 3 Aralık 1935’de Masonbaşı Muhittin Osman Omay, İstanbul vilayetine “Cemiyetin” faaliyetini tatil etmiş olduğunu bildiren bir dilekçe verir, “Türk Yükseltme Cemiyeti” dernek mührünü teslim eder.

Kapatılmanın bir başka öyküsünü de Van 2. Dönem Milletvekili İbrahim Avras; 

Mustafa Kemal Paşa’nın sevmediği iki zümre vardı. Birincisi dönmeler, İkincisi de masonlardı.

Bir gün eski Adliye Vekili (Adalet Bakanı) Mahmut Esat Bozkurt’u çağırdı. Kendisine masonların taksimat (bölümleri) , teşkilat (kuruluş) ve ahvalim (durumlarını) bildirir bir kitap verdi. Bunu güzelce mütalaa et, (etraflıca incele) bir takrirle (sunumla) Halk Partisi Gurup Başkanlıgı’na ver, Gurupta bunlara şiddetli bir hücum yap ve Gurupça kapanmasına delalet et (kapanmasını sağla). Senin de bu işde büyük şeref payın olacaktır dedi.

Gurup günü Mahmut Esat Bozkurt Riyaset (başkanlık) makamına bir takrir verdi (teklif verdi) ve takririn (teklifin) okunmasını reisden (başkandan) rica etti. Katip takriri okudu. Gurup dinledi. Hulasası (özeti) şöyle idi. Bizim eba an ced (soy sopumuz, babamızdan ve ceddimizden) gelen atalarımızın mensubu bulunduğu tarikatleri kapattık, Masonluk da kökü dışarıda bir Yahudi tarikatından başka bir şey değildir. Memleketimizde bunun ne işi vardır. Bunu da Gurup kararile kapatalım. Ve söz istedi, kürsüye gelerek takririni gayet veciz olarak izah etti. Meclisteki masonları bir telaştır aldı. (…)

O esnada Recep Peker söz istedi ve kürsüye gelerek

  • ‘Arkadaşlar, çok mühim bir işin üstündeyiz, müsaade buyurun, bu işi bir defa da devlet reisine (Devlet Başkanma (Atatürk’e)) götürelim, onun da reyini (düşüncesini) alalım, gelecek hafta bugün tekrar huzurunuza getireceğim’ Bu söz gurubun tasvibine mazhar oldu (onurlu bir şekilde uygun görüldü) ve mesele gelecek haftaya kaldı. Bir hafta sonra olsun, biz herhalde bütün locaları kapatın dediler. Ertesi hafta Recep Peker geldi ve kürsüye çıkarak şu müjdeyi verdi:
  • ‘Arkadaşlar, bugünden itibaren Türkiye’de masonluk kalmamıştır ve bütün localan kapanmıştır’ Salonda bir kıyamettir koptu, alkışlar, bağırmalar ve kahrolsun Yahudi uşakları sesleri tavanları çınlatıyordu. Şükrü Kaya ile arkadaşları ortadan sırra kadem basmışlardı. Gurup dağıldıktan sonra Doktor Mim Kemal’i öne katarak Meclis’teki masonlar toplu olarak Reisicumhura gitmişlerdi. Mim Kemal, Reisicumhura hitaben;
  • Efendim biz zaten maiyeti devletinizdeyiz, fakat siz meşnkı azaminiz (Masonların en büyük başkanı) olursanız biz pervane gibi etrafınızda dönüp dolaşırız.” demiş.

Reisicumhur;

  • ‘Peki bir şey soracağım bana cevap veriniz de sonra. Siz Avrupa’dan hangi locaya bağlısınız ve metbuunuzun (kendisine uyduğunuz reisinizin) ismi nedir? ‘
  • ‘Biz Cenova’ya tabiiz ve reisimiz de Barca Mişon cenablandır.’ demişler.

Bunun üzerine küplere binen Mustafa Kemal Paşa onlara hitaben

  • ‘Haydi defolun buradan cehennem olun gidin, Yahudi uşakları, benim milletim bana kahraman sıfatını verdi, ben sizin gibi bir çıfıt (karaktersiz) yahudiye uşak mı olacağım? Bu gece sabaha kadar Türkiye’deki bütün localarınızı kapatmadığınız takdirde yarın teşkil edeceğim (meydana getireceğim) divanı Harbi Örfiye (sıkıyönetim mahkemesine) hepinizi verir ve astırırım. Haydi defolun karşımdan.’

diyerek onları koğmuş. Onlar da yıldırım telgraf ve telefonlarla vaziyeti İstanbul, İzmir ve Adana’ya bildirdiler ve sabah olmadan hepsinin kapanma kararlarını getirip henüz sofrasından kalkmayan Reisicumhur’a (Cumhurbaşkanına) verdiler ve derin bir nefes aldılar. Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa bu suretle bütün Mason localarını kapattı, ismet Paşa’nın Reisicumhurluğu sırasında kanunu mahsusla (özel bir kanunla) localar kapanmadı diye masonların müracaatı üzerine tekrar localar açılıp faaliyete başladılar. Ve 1952’de ise Atatürkçü geçinen ve onunla iftihar eden Celal Bayar da Ahmet Gürkan’ın teklif ettiği ve masonların localarını kapatmak istediği kanun teklifini red ederek bu suretle localarını kanunla pekiştirdi (sağlamlaştırdı). Tabii bu ameliyeyi (işi) Meclis yaptı, fakat bu müzakerenin (görüşmelerin) devam ettiği üç celse (oturum) zarfında Celal Bayar Reisicumhur locasına gelerek kanunun müzakerelerini sonuna kadar takib etmiştir. Ve bu iş için nufuzunu, tamamiyle istimal etmiştir. Binaenaleyh Atatürk’ün bütün celadetile (cesaretiyle) kapattırdığı mason localarını Celal Bayar (nufuzunu imal ederek (gücünü kullanarak) ve samimi arkadaşlarını teşvik ederek Ahmet Gûrkan’ın teklifini reddettirmiş ve masonların localarını pekiştirmiştir.

Bundan büyük bir mânâ çıkıyor. Celal Bayar, Atatürk’ün teveccühünü (yakınlığını ve sevgisini) Millet Meclisi’nin kendisine tevdi etliği (verdiği, teslim ettiği) Reisicumhurluk (Cumhurbaşkanlığı) payesinden (rütbesinden) üstün tuttuğunu gerek Amerika’daki seyahatında ve gerekse Pakistan seyahâtında bütün dünya efkârı umumiyesi (kamuoyu) karşısında beyan etmiş (bildirip açıklamış) ve bu suretle Atatürk’e karşı büyük sadakatini (bağlılığını) izhar etmiştir (açıkça göstermiştir). Fakat Atatürk’ün kapattığı mason localarını da idame ettirmiş (devam ettirmiş) ve kanunla pekiştirmiştir (sağlamlaştırmıştır). Bu nasıl bağlılık ve nasıl sadakattir? Buna benim karilerim (okurlarım) hakem olsunlar.

Mason dedim de bunların bugünkü ahval ve vaziyet (durum ve konum) karşısında komünistlere nisbetle zararları bindebir nisbetindedir. Bu memlekete ve bu milletimize en büyük tehlikeyi şimdi komünistlerin gizli ve aşikâr (açık) faaliyetinde aranmalıdır.”[28]

Atatürk’ün Masonları Kapatma Stratejisi

Kapanış Sırasında Mason Tarikatının Genel Durumu

Masonluk 1935 yılında kapatıldığında:

Büyük Loca bünyesinde 31 açık locadan, 25 Türkçe, 6 Fransızca, 1 Almanca toplanmaktaydı.

Bağımsız bir ülkenin locaları değil, sanki Fransız sömürgesi ülkenin locaları.

Önemli bir oranı Türk vatandaşı olmayan 2500 civarında üyesi olduğunu söylüyor masonlar.

Şehirlere dağılımı:

Şehir

Loca Sayısı

İstanbul

19

İzmir

6

Bursa

2

Ankara

1

Samsun

1

Manisa

1

Gaziantep

1

Toplam

31

Görüldüğü gibi, Bizans – Osmanlı karakterinde, sömürge masonluğudur yapı. Yarıdan fazla İstanbul’da. Türkiye’nin başkentinde göstermelik bir (1) loca. 

Kapatılma sırasında localar ve yöneticileri:

No

Loca Adı

Yönetici (Üstadı Muhterem)

1

Akasya

Feridun Dirimtekin

2

Aydın

Ferid Üpi

3

Cumhuriyet Yıldızı

Sani Yaver 

4

Etual Doryan

Albert Saltiel

5

Gençlik

Osman Şerafeddin

6

İnkılâb

Mim Kemal

7

İstanbul

Emil Kralovitz

8

 Mühibbanıı Hürriyet

Husameddin Ahmed

9

Murad

Fahreddin Kerim Gökay

10

Necat

İsmail Hurşit

Loca isimlerine ve yönetici isimlerine bakar mısınız?

Yüksek Şûra bünyesinde toplam 12 loca, 3’ü Fransızca ve 1’er 31, 32, 33 derecelerde idari dereceler var. [29]

Mason Tarikatı, İngiltere’de ilk olarak 1707’de kurulup, Fransız İhtilalinden sonra da bölünüp; dünya da Büyük Loca (ilk 3 derece) için iki emperyalist merkez, İngiltere B. Büyük Locası ve Fransız Büyük Doğusu ortaya çıkmıştır. İngiltere B. Büyük Locası ve dünyada bağlısı tüm büyük localar, Fransız Büyük Doğusu ve bağlısı tüm Büyük Loca ve Büyük Doğuları mason kabul etmez, dahası Tanrı tanımza olarak görür ve aralarında masonik ilişki olmadığı gibi, dşmanlık ve diğer ülkelerde amansız bir savaşım vardı.

Türkiye’de Mason tarikatının örgütü Türkiye Büyük Doğusu ve Yüksek Şûrası, Osmanlı’da 1909’da kurulduğundan bu yana, Fransa Yüksek Şûrası ve Fransa Büyük Doğusu masonik ilkelerine bağlıdır. Doğal olarak, İngiltere B. Büyük Locası tarafından tanınmamakta, mason olarak kabul edilmemektedir. Türkiye’de İngiltere B. Büyük Locasına bağlı birkaç mason locası, zaten yasa dışı olarak faaliyet göstermekteydi.

Yerli Masonların Efendilerinden Tepkiler

Fransız Efendiler Paris’ten

Mason Tarikatı, İngiltere’de ilk olarak 1707’de kurulup, Fransız İhtilalinden sonra da bölünüp; dünya da Büyük Loca (ilk 3 derece) için iki emperyalist merkez, İngiltere B. Büyük Locası ve Fransız Büyük Doğusu ortaya çıkmıştır. İngiltere B. Büyük Locası ve dünyada bağlısı tüm büyük localar, Fransız Büyük Doğusu ve bağlısı tüm Büyük Loca ve Büyük Doğuları mason kabul etmez, dahası Tanrı tanımaza olarak görür ve aralarında masonik ilişki olmadığı gibi, dşmanlık ve diğer ülkelerde amansız bir savaşım vardı.

Türkiye’de Mason tarikatının örgütü Türkiye Büyük Doğusu ve Yüksek Şûrası, Osmanlı’da 1909’da kurulduğundan bu yana, Fransa Yüksek Şûrası ve Fransa Büyük Doğusu masonik ilkelerine bağlıdır. Doğal olarak, İngiltere B. Büyük Locası tarafından tanınmamakta, mason olarak kabul edilmemektedir.

Türkiye’de İngiltere B. Büyük Locasına bağlı birkaç mason locası, zaten yasa dışı olarak faaliyet göstermekteydi.

Türkiye’de mason tarikatı locaları kapatılınca, efendileri Fransız Masonlarından, Paris’ten  ses gelir.  İngilizler hiç ses etmezler haliyle.

Pariste yayınlanan Fransızların ünlü “Illustration” dergisinde, Kasım 1935 tarihli sayısında yayınlanan kısa bir haberden de söz etmek istiyoruz. Sözü geçen haberde, Türk Mason Localarının anî bir kanun ile kapatıldığından söz edilmekte idi. Bu haber Hükümetin hoşuna gitmemiştir. Bu nedenle yine Mason cemiyetinin yetkili kişileri diye bilinen kimselerin bu hususta bir açıklama yapmamaları istenmiştir. Bu isteğe uyularak lllustration dergisine aşağıdaki mektup gönderilmiştir:

 

“Monsleur le Directeur,

“L’lllustration de Novembre 1935, sous le titre de (dissolution “des loges Maçonniques en Turquie) annonce la promulgation “brusque d’une loi dissolvant toutes le loges Maçonniques en “Turquie et la confiscation de leurs biens.

“Nous nous empressons de vous adresser cette lettre en con- “servant fermement l’espoir que vous voudrez bien la faire in- “serrer si vous le jugez juste, dans votre honorable et tres “appreciee periodique.

“Prenant en consideration l’evolution sociale du pays, les “progres enormes qui regissent la Turquie republicaine, l’Ordre “maçonnique turc a juge et cela sans qu’il y ait aucune loi “6 ce S'ujet, de cesser son activite et de leguer tous ses biens “â rorganisation des Maisons du Peuple qui travaille au rele- “vement culturel et social du peuple.

“Veuillez croire, Monsieur le Directeur, â nötre parfaite consi-

“deration.”

Bu mektubun tercümesi de şöyledir :

‘Bay Direktör,

lllustration’un Kasım 1935 tarihli sayısında (Türkiyede Mason Localarının feshi) başlığı altında, Türkiyede bütün Mason localarının feshi ve mallarının ellerinden alınmasına dair anî bir “kanunun kabul edildiği bildirilmektedir.

Uygun bulduğunuz takdirde bu mektubumuzu muhterem ve çok takdir edilen mevkutanızda yayınlanmak üzere göndermekle istical etmekteyiz.

‘Memleketin sosyal gelişmesini, cumhuriyetçi Türkiyeyi yöneten’ çok büyük ilerlemeleri göz önünde tutarak Türk Mason Cemiyeti, bu hususta hiç bir kanun olmaksızın faaliyetini durdurmayı ve bütün mallarını, halkın kültürel ve sosyal kalkınmasına çalışan Halk Evleri örgütüne hibe etmeyi uygun bulmuştur. Bay Direktör, en iyi dileklerimizi kabul etmenizi dileriz.’

Baskı altında cemiyetin feshi hususunda yetkisi olmadan karar vermiş olan bir hey'etin Ilustration dergisine böyle bir tekzip mektubu göndermesinde şaşılacak bir şey yoktur. Fakat, ne de olsa, özgürlük kavramı etrafında durmadan söz eden ve bu yolda her fedakârlığı yapmaya hazır olduklarını ilân etmekten çekinmeyen Masonların arasından bu çeşit baskılara uymuş olan kimselerin bulunabileceğini düşünmek bir çoklarına garip gözükmüştür. Şu kadar varki, 1935 yılı Türkiyesindeki kavramlar objektif bir bakış açısından incelemek istenince, sözü geçen kararların sorumlularını suçlamak kolay olmamaktadır.[30]

Amerika’da Masonbaşı’un Türkiye İlgisi ve Çakma  Mektup

Masonlar 1985 yılında, baş patronları Amerika Güney Yetki Alanından Atatürk’e yazıldığı, ama gönderilmediği söylenen bir mektup çıkarırlar ortaya, tam 50 yıl sonra. Bu mektubun ortaya çıkmasını Yüksek Şûranın o dönem Masonbaşıu Sahir Erman şöyle açıklamakta;

Yine Washington'daki toplantı sırasında New Age Dergisinin Editoru ve Amerika Güney Juridiksiyonu Y.Ş.nın Arşiv Şefi olan ve 30. Avrupa HBA Konferansi sebebiyle istanbul'a gelmis bulunan, ayrıca İstanbul doğumlu olan PMn. Aemil POULER 33.Kardeş ile Arşiv dairesini gezerken Turkiye Y.Ş.'sı ile Ana Y.Ş. arasmda teati edilen mektuplann muhafaza edildigi celik kasayı gorduk. FOULER K’ten bu muhaberatin birer fotokopisinin bize gonderilmesini rica ettik.  Ricamızı derhal yerine getiren POULER K. bize bu evrakın fotokopisini göndermiştir. Gelen mektupların tetkikinden anladığımız veçhile, Ana Yüksek Şûra ile 1880 tarihinden beri munasebete girmis bulunan TYŞ, Masonlugun Turkiye'de uykuya daldığı dönemde dahi bu munssebeti sürdürmüş, masonik faaliyetlerin yapılmadigı yıllarda seçimlerini yaparak sonuçlarını Ana YŞ’ya bildirmiş ve muhaberat o devirde B. Umumi Kâtip olan Muhip Nihat 33. Kardeşimizin özel ev adresi üzerinden yürütülmüştür. 

Genellikle Turkiye masonlugunun özellikle Yüksek Şûra tarihi bakımından baha biçilmez bir hazine teşkil eden bu yazışmaları sene itibariyle tasnif ettik, bir indeksini çıkarmağa koyulduk ve dilimize çevrilmesi için gerekli çalışmaları başlattık. Bunlardan uygun gördüklerimizi peyder pey yayınlamayı amaçlamaktayız.[31]

Yüksek Şûranın başı olan 33.° mason Sahir Erman’ın söz ettiği belgelerin;

  • 1985’den önce Amerikalılar tarafından Türkiye masonlarına verilmemiş olması,
  • 1985’de, Türkçe olmayan bir dilde (gerçekleri göremediğimiz için hangi dilde olduklarını bilmiyoruz ama İngilizce olduklarını öngörüyoruz) olan yazışmaların asıllarının açıklanmamış olması,
  • “tasnif ediyoruz” dedikleri listenin ve belgelerin kendilerinin asılları veya çevirileri yayınlanmamış olması dikkat çekmektedir; 1985’den, 2018’e 33 sene geçtiği halde.
  • Ayrıca, masonluk kapatıldığı halde BL’nın kapandığı ama Yüksek Şûranın yasalara aykırı biçimde, gizli örgüt olarak çalıştığı, seçimler yaptığı; çalışmalarını ve seçim sonuçlarını, Amerika’daki üstlerine düzenli raporladıkları açıkça, Türkiye’deki Masonbaşılardan biri tarafından, üstelik Hukuk Profesörü olan bir kişi tarafından itiraf edilmekte. Bu ne rahatlık? Türk yasalarına aykırı bu itirafları birçok kıdemli ve Masonbaşılar yapmıştır. İlerideki bölümde paylaşacağız.

1985’de masonların patronu Amerika’daki mason tarikatından alındığı söylenen belgelerden bir tanesi yayınlanmıştır. Amerika masonlarının başı tarafından, kapatılma sırasında Atatürk’e yazıldığı söylenen mektup:

 

                                                                          “11 Aralık 1935

Sayın    

Mustafa Kemal Paşa Türkiye Cumhurbaşkanı Ankara – Türkiye 

Sayın Ekselans,

En çok takdir ettiğim ve hatırasını bir hazine gibi muhafaza ettiğim nazik olayların başında, Kahire’de bulunduğum bir sırada, ülkeme dönmezden önce Türkiye'yi ziyaret etmem hususunda tarafınızdan davet edildiğimin Mısır’daki Türkiye Büyük Elçisi tarafından bana bildirilmesi gelir. O zamanki Büyük Elçiniz kendisinin Mason olduğunu, ancak sizin Mason olmamanıza rağmen, Türkiye’de Masonluğun koruyucusu olarak tanındığınızı bana söylemişti.

Bu benim için çok sevindirici bir haber olmuş ve daveti kabul ettiğimi Büyük Elçiye derhal bildirmiştim, nitekim öyle olmuştur. Ne yazık ki, Ankara’ya gitmeme zaman kifayet etmemiş, sadece İstanbul’u ziyaret edebilmiştim. Orada karşılaştığım fevkalâde mükemmel Masonların çok nazik ihtimamlarını görmüş ve büyük bir misafirperverlikle karşılanmıştım.

Ayrıca size karşı duydukları hayranlık ve sevgiyi gördüm ve Cumhurbaşkanlığını kabul etmekle Türkiye’ye neler yaptığınızı açıklamalarına da şahit oldum.

Bana sizin yaptığınız büyük eserleri izah ettiler, o suretle ki ben, vatanıma dönünce önce 200.000 üyemize, diğeri de Bakanlıklara, okullara, öğretmenlere, eğitimcilere v.s. hitap eden iki resmî yayın organımızla ve ayrıca ABD’de yayınlanan 8000 civarında gazete ve dergide bu konuda makaleler yayınladım.

Bu itibarla Türkiye’de Masonluğun yasaklandığını öğrenmek, benim için büyük bir sürpriz oldu. Bunun manâsını anlamam imkânsızdır. Kulağıma gelen söylentilere göre Türkiye’de Masonluğa yapılan itirazın sebebi, bunun milletlerarası olması ve yabancı ülkelerdeki Mason kuruluşlarla bağlantılı bulunması olmuş. Bundan daha büyük bir yanlışlık olamaz. Masonluk üyelerine vatansever olmayı, dürüst davranmayı, bağlı bulundukları veya doğdukları yahut oturdukları ülkedeki hükümetin kanunlarına itaat etmeyi öğretir. 1’den 33. dereceye kadar olan bütün Mason kardeşler ilk görev ve mükellefiyetlerinin kendi vatanlarına olduğunu kesinlikle bilirler.

ABD Başkanlarının 14'ü -şimdiki dahil- Masondurlar ve hepsi temayüz, etmenin örneklerini vermişlerdir. ABD halkı, Türk Milletini kardeşçe ve samimiyetle sever ve Masonluğun Türkiye’de yasaklanması çok kötü bir propaganda olur.

Muhterem Başkanım, muntazam Masonluğun bulunduğu her memleketteki Masonik kuruluşun hâkim ve müstakil bir kuruluş olduğunu, kendine üstün herhangi bir kuruluşu tanımadığını size temin ederim.

Türk Masonluğunun yöneticileri ile vâki muhaberattan ve diğer kaynaklardan öğrendiğim veçhile, hepsinin memleketlerine ve ülkenizin başı olarak Size sadık ve dürüst kişiler olduklarını biliyor ve kendilerinden çekinmek için sebep bulunmadığı, aksine onların samimi destek ve tasviplerini daima bulacağınız hususlarında size teminat verebildiğimi zannediyorum. Böylece memleketinizdeki kardeşlerimizin ve Türkiye’deki Masonik müesseselerin iyilikseverlik, yardım, vatanseverlik ve genellikle insanlığın tekâmülü için çalışmaya devam etmelerine müsaade olunmasına delâlet etmeniz için size başvuruyorum.

HBA John H. Cowles 33.° ”[32]

Bu mektup hakkında, Masonların söylediğine göre, kapatılma kararı alındığı sırada, haber anında masonların merkezi, Amerika Güney Yetki Alanındaki Masonbaşıa iletilir. Dünyanın Masonbaşıu, küstahça Atatürk’e bir mektup yazar, masonluğun kapatılmasının durdurulmasını ister. Bu mektubu kendi kararı ile mi yazdığı, yoksa Türkiye’deki masonlarım büyük ağabeylerinden mi yazmasını istedikleri bilinmemektedir. Kökü dışarıda olmadığı savlanan masonluk! Gene masonların savlarına göre, bu mektubun bir örneği, fikir alınmak üzere Türkiye’deki Yüksek Şûra şubelerine gönderilir. Türkiye’de bazı masonlar, “aman göndermeyin” deyip, durdururlar. Bir kopyasının Türkiye’ye gönderildiği savlanan mektup kopyası,  Türkiye’deki mason tarikatının örgütlerinden hiçbirinin arşivinde yok. Olsaydı Amerika’dan alıp gelmezdi Masonbaşı Sahir Erman.

O dönemi yaşamış, anılarını yazmış, o dönem üzerine araştırmalar yapıp, yazmış hiçbir mason da bu mektuptan söz etmez. Gerçekte böyle bir mektubun hiçbir zaman yazılmadığını düşünüyoruz. Öte yandan mektubun içeriği de gerçeklerle tutarsızlık ve çarpıtma içermektedir;

  • Soyadı yasası 1934 ‘de kabul edilmiştir ve Mustafa Kemal Atatürk olarak hitap etmesi gerekirdi. Amerikalı Masonbaşı hala utanmadan Mustafa Kemal Paşa diye hitap etmektedir.
  • Amerika’daki dünya Masonbaşıu John Cowel, hiçbir zaman Mısır’da, Türkiye B.Elçisi ile görüşmemiştir ve Atatürk’ün bir daveti söz konusu değildir. İstanbul’u ziyaret ettiği tarih 1924. Atatürk, Cumhuriyeti yeni kurmuş, bir taraftan yapılanma, bir taraftan emperyalizmin baskısı, bir taraftan iç isyanlar ve en önemlisi devrimlerle meşgulken, Amerikalı masonu elçisi aracılığıyla davet ettirmesi, mümkün olabilir mi?
  • Hiçbir zaman Atatürk, masonların koruyucusu olmamıştır, tam aksine her zaman güvendiği insanlarla, denetlemeye çalışmış, stratejisinde uygun gördüğü anda da kapatmıştır.
  • Mektup içinde bir çok “kendisini büyük gösterme” çabası olduğu gibi, son tümcesinde tehdit ediyor; “ABD Başkanlarının 14'ü -şimdiki dahil- Masondurlar ve hepsi temayüz, etmenin örneklerini vermişlerdir. ABD halkı, Türk Milletini kardeşçe ve samimiyetle sever ve Masonluğun Türkiye’de yasaklanması çok kötü bir propaganda olur.”

Tehdit ettiği kişi, Türk Ulusunun lideri, emperyalizmi savaş alanlarında Türkiye’den kovmuş yüzyılların kahramanı. Masonun utanmazlığına, ahlaksızlığına, küstahlığına bakar mısınız? Bir ülkenin Cumhurbaşkanına, kendi yurttaşlarının sadakati için güvence verme hadsizliği, küstahlığı içinde. Buna isyan etmeyen kişi manevi anlamda  Türk değildir, Türk onuruna sahip değildir;

Türk Masonluğunun yöneticileri ile vâki muhaberattan ve diğer kaynaklardan öğrendiğim veçhile, hepsinin memleketlerine ve ülkenizin başı olarak Size sadık ve dürüst kişiler olduklarını biliyor ve kendilerinden çekinmek için sebep bulunmadığı, aksine onların samimi destek ve tasviplerini daima bulacağınız hususlarında size teminat verebildiğimi zannediyorum.”

Lanet olsun! Sıradan bir tarikatın başı, Ülkemizin Cumhurbaşkanı’na, Atatürk’e “Türk vatandaşları için teminat” verme küstahlığı içinde. Türkiye’nin masonları da, bu sözlerden hiç rahatsız olmadan, tepki göstermeden bu mektubu yayınlayabiliyorlar. Bu adamlar mı Atatürkçü? Bu adamlar mı milli?

Bu mektup ne zaman yazıldı, bilmiyoruz; 1935’de mi, 1985’de mi? Ama eğer 1935’de yazıldıysa ve Atatürk’e sunulmuş olsaydı, Atatürk’ün tepkisinin şiddetini kestirmek zor değil. Getirenler Masonbaşıları hain Cavit’in yanına gönderilirdi.

Hukuk Profesörü, Yüksek Şûra Masonbaşı Sebataycı Sahir Erman, mektubun Atatürk’e verilmesi durumda olumlu olabileceğini bile söyleyebiliyor. Aklını yitirmiş olmalı Hukuk Profesörü Masonbaşı Sahir Erman.  Dahası bu yazısı Atatürk’e  büyük saygısızlık ve Türk kimliğine hakarettir;

“Tekrar belirteyim ki, bu mektup gönderilmemiştir. Gönderilse idi, tarihin seyri değişecek, diğer bütün derneklerin kapatıldığı bir dönemde Mason derneğinin faaliyetine devam etmesine müsaade edilecek veya o dönem yöneticilerinin çekindikleri gibi, daha büyük engellerle karşılaşılacak mı idi? Bu sorular cevapsız kalmağa mahkûmdur ve verilecek herhangi bir cevap kehanet olur.[33]

Bu kadar mı saçmayabilir bir Hukuk Profesörü, bu kadar mı Amerikalı karşısında ulus kimliğini unutacak kadar ezik?

Masonbaşı Sahir Erman‘ın oğlu Hasan Erman, bu kitap yazıldığında Yüksek Şûranın Masonbaşı ve Kardeşi Ahmet Erman yardımcısı, 33.° masonlar…

Mason Güngör Öcal, Atatürk’ün olası tepkisi hakkında daha gerçekçi yorum yapıyor;

Aslının fotokopisini 1985 yılında temin eden Hâkim Büyük Âmir Sahir Erman’ın belirttiği gibi bu mektubun gönderilmesi halinde ne olacağının kestirilmesi elbette mümkün değildir. Kanımızca, Türk Masonluğunun o sıralardaki yöneticilerinin görüşlerine baş vurulması ve onların gösterdikleri hassasiyet bağlamında alınan karar en isabetli olanıdır. Özellikle, satır altları tarafımızdan çizilmiş kısımların taşıdığı anlamlar üzerinde düşünüldüğünde[34], gerçekten büyük bir yanlışın önlendiği görülmektedir. Ayrıca, mektubun gönderilmesi halinde ‘kapanış olayı’ dışında kalmış Yüksek Şûrânın da, Büyük Locanınkine benzer bir akibet için dikkat çekmesi ihtimali de olabilirdi.”[35]

Bu mektubu yazdığı söylenen John H. Cowles’in kimliği üzerinde biraz duralım. Almanya’da 1933’de Yüksek Şûra ve Büyük Loca uykuya geçer. Bu arada Hitler yakaladığı masonları hapse atmakta veya öldürmektedir. Alman masonların biri Kudüs’te olmak üzere 2 locaları açık bırakılmıştır.

Haziran 1933’te, Frankfurt anı Main’deki gizli bir toplantıda Büyük Üstat Leo Müffelmann ve yakın arkadaşlarından bazıları Filistin’deki Sembolik Büyük Locaya gitmek istemişlerdir. (…)

Leo Müffelmann 5 Eylül 1933 tarihinde tutuklandı. Washington, D.C.'deki Alman Büyükelçiliğine başvuran E.K.S.R, Güney Jüridiksiyonu Yüksek Şûrasının Hakim Büyük Amiri John Henry Covvles’un şahsi müdahalesi sayesinde üç ay sonra serbest bırakıldı. Müffelmann 1934 yılının baharında, 24 Nisan 1934 tarihinde gerçekleşen Sürgündeki Sembolik Alman Büyük Locasına bağlı 3 numaralı locanın toplantısına katılmak için Kudüs'e gitti.”[36]

Amerikalı Masonbaşıun, Hitler yönetimi ile nasıl bir özel ilişkisi olabilir ki, Almanların tutukladığı Alman masonlarının başı bir kişiyi serbest bıraktırabiliyor? İlginç değil mi?  Mason Leo Müffelmann ‘da soluğu Kudüs, İsrail de alıyor; “Amerika Birleşik Devletleri Güney Jüridiksiyonu Yüksek Şûrası Hâkim Büyük Âmiri PMn. John H.Cowles, 33 K. 1928 ve 1936 yıllarında Polonyaya yapmış olduğu iki ayrı seyahat dolayısıyla tanıdığı Polonyalı Mason Kardeşleri şöyle tasvir ediyor:  "Onların yüzlerine baktığımda, onların en yakın gelecekte mücrimlerinin üzerlerine gideceklerini ve onları daima takipte azimli olduklarını görüyordum... Onlarda sevmenin nedenini ve fedakarlık kelimesinin neler ifade ettiğini anladıklarım görmekle bende, en kuvvetli duygu ve hayranlığı uyandırmışlardır."

Bu yazı "The New Age Magazine" dergisinin Vol. 37, No. 4, Nisan 1929, sahife 235 de, "Hâkim Büyük Âmirin seyahat İntibaları" olarak neşredilmiştir. “[37]

Amerikalı Masonbaşı Polonya’yı ne için ziyaret edip, sonra görüşlerini paylaşıyor? Polonya’da masonluk 1939’da kapatılacaktır.

1909 yılındaki Türk devriminin bu memlekette bir Y.Ş. nın kurulabilmesi için daha elverişli şartlar yarattığı anlaşılmaktadır. A.B.H. Richardson, ertesi yılki konuşmasında (Transaction 1909, s. 98) artık şunları ilân edecek duruma gelmişti : “Türkiye'den az zaman önce rit ile ilgili büyük önemde bir olay haber verildi. Bu memleketin 33° lileri 25/6/1909 tarihinde, İstanbul'da Mısır Y.Ş. sı aktif üyelerinden J. Sakakini B. in başkanlığı altında toplanarak, Osmanlı İmparatorluğu için 33° nin yüksek şûrasını organize etmeye başlamışlardır. Bu teşkilât, aynı toplantıda (Transaction 1909, s. 146) tanındı, ama yazışma çok az olmuştu. (Transaction 1924 - 25, s. 111).

A.B.H. Cowles 1924 yılındaki dünya gezisinde bu Y.Ş. yı ziyaret etmiş ve onu bir teşkilât olarak tavsif (açıklama – HTA) etmişti :  “Büyük Meşrikin localarında tekris edilmiş 25 aktif üyesi vardır. Y.Ş., 4. den 33.'ye kadar bütün dereceleri denetleyen egemen ve bağımsız bir kuruluştur. Büyük Maşrik de ilk üç dereceyi kontrol etmektedir. Toplam üyesi 250 olan üç Rose-Croix şapitri vardır ki, bunlardan biri İzmir'dedir.” (New Age XXXIV, s. 525, XXXV, s. 177).

1927 yılındaki nutkunda (Transaction 1926-27, s. 120) görüşünü şu sözlerle belirtmiştir:  “Bu Y.Ş., gelecekte yeni bir hayat gösterecektir.” A.B.H. Hulusi (Demirelli) B., Y.Ş.'yı temsil etmektedir, onun bizdeki dostluk kefili de müfettiş Melville R. Grant'tır.”[38]

Amerikalı Masonbaşı, Türkiye’de Yüksek Şûrayı adım adım izliyor, tüm bilgilere sahip. Alt birimini denetleyen ve gelişimini izleyen bir patron yada CEO halinde… 

Mektup konusunda son bir değerlendirme daha yapılması gerekir. Amerika Birleşik Devletleri, bir çadır devleti değil; Batının tüm birikimi ile kurulmuş çağdaş bir devlet. Söz edilen mektup, Amerika içinde bir dernekten, tarikattan; başka bir ülkenin Cumhurbaşkanına yazılıyor, dahası o ülkenin iç işlerine karışma anlamı taşıyor. Böyle bir mektubun ABD Dış İşlerinden onay alınmadan yollanması söz konusu olamaz.

1980’lerde ortaya çıkarılan, güya Amerika mason arşivlerinden çelik kasalardan çıkarılıp getirilen mektubun gönderilme durumu hakkında, Elektronik Yüksek Mühendisi olarak benim görebildiğim devletler arası ilişkiler gerçeği ve ilkelerini; aralarında Hukuk Profesörleri, Hukukçular, Siyaset Bilimleri okumuş, diplomaside görev almış kişiler göremez, bilemez mi? 

Gerçeği söyleyeyim. Amerika’da arşivler, bildiğimiz kütüphane dolapları içinde. Kasa filan yok. Masonbaşı Sahir Erman Amerika’dan arşiv filan getirmedi. Ortada çakma mektuptan başka bir şey yok. Kendi kendilerine uydurup, bir mektup yazıp, belge diye ortaya sürüyorlar. Bir tür belge kalpazanlığı.

Masonbaşı Sahir Erman’ın söz ettiği Amerika’daki arşiv yetkilisi ile ben de 2017’de mason derneği kimliğimle e-posta ile yazıştım. Kendisinin arşivde yalnız olduğunu, elemanı olmadığından yakınarak, istersem arşivlerinde araştırma yapabileceğimi söyledi. Bununla beraber Türkiye 1923 ve 1924 yılları raporlarının asıllarının kopyasını bana yolladı. Türkiye kitabımda yayınlayacağım. Masonbaşı Sahir Erman’ın söylediği gibi kasalarda filan değiller ve özel ricaya da gerek yok. Sıradan bir mason bile istediği belgeleri e-posta ile alabilir, hele arşivlerine gitse neler neler alır.

Bunları bile bile çakma mektup üzerine yaptığım değerlendirmeleri; Türkiye’de masonların gerçek yüzünü, devlet anlayışlarını, Türk ulusu Cumhurbaşkanına ve Atatürk’e saygılarını, daha doğrusu saygısızlıklarını, yalanlarını göstermek içindi.

Bu kadar aciz içinde, bu kadar yalanla yaşamakta masonlar…

Amerika Güney Yetki Alanı Arşivlerinden, 1923 ve 1924 Raporlarının Kapak SayfalarıRaporların Kapak Sayfaları... Masonlar isterlerse, onlara da bir kopyasını verebilirim...

          

Masonların Kapatılma Hakkında Değerlendirmeleri

Fikret Çeltikçi;

1930 yılında Necat Locası tarafından, Masonik ilkelere uygun ve gerçek Masonların şeref ve haysiyetine yaraşır şekilde, fakat, belki de daha sonraki muhtemel sonuçları iyice gözden geçirilmeden yaratılan bunalım, bundan önceki paragrafta anlatıldığı şekilde atlatılmış ise de, cemiyet bu tarihten itibaren sürekli denebilecek surette dış baskılara maruz kalmaktan kurtulamamıştır. Cemiyetin İdare Hey’etine, Hakkı Şinasi Paşanın açıkça belirttiği gibi, Halk Fırkasının uygun gördüğü kişilerin seçilmesi ile ilgili girişimin, Necat Locasının etkisiyle bertaraf edilmesi sağlanmıştır, ama yine de bu sonuç cemiyetin pek de hayrına olmuş sayılmaz. Bu sonuç o zamanki rejime pek sevimli gözükmemiştir, denilebilir. (…)   

Dr. Mim Kemal Öke’nin istifası tek olay olmaktan çok uzaktır. Dr. Mim Kemal Ökenin nutkunda da belirttiği gibi bu, gerçekten, tarihî olaylar zincirinin sadece bir halkasıdır. Bundan sonra da Masonluk aleyhine sürdürülen propaganda bir kat daha artmıştır. Her zaman ve her yerde görüldüğü gibi, “sansasiyon” yaratarak sürüm arttırma peşinde olan bazı gazeteler bu konuda her vesile ile yalan ve hatta iftiralarla dolu yayınlar yapmaktan geri kalmamışlardır. (…)

Türk Mason Cemiyetinin kaaptılmasında şu veya bu şekilde etkili olmuş nedenler arasında Masonluğa sık sık yakıştırılmak istenen, onun dinsiz bir kuruluş olması ve “kökünün dışarda” bulunması iddiasıdır.” [39]  

“Bu biraderlerin hepsinin ve özellikle İç İşleri Bakanı olan Sayın Şükrü Kayanın bir cemiyetin yasal yollardan nasıl fesh edilebileceğini çok iyi bilmesi gerekir. Ancak 1935 yılında mer'iyette bulunan yasalarda Türk Mason Cemiyetine, kapatılmasını gerektirecek herhangi bir suç unsuru bulmak mümkün değildir. Halbuki bir süredenberi süregelen olumsuz propagandaların etkisinde kalmış olan ‘Halk Fırkas’” kendi kontrolü dışında kalmış olan böyle bir cemiyetin faaliyete devam etmesini istememektedir. (…)

Bu beyanlar ve resmî ağızlardan yapılan bildiriler hakikati yansıtmaktan çok uzaktır. Demokratik bir düzen içinde gelişen bir ülkenin İç İşleri Bakanı, yetkili saydığı kişileri makamına çağırıp, onlardan cemiyetlerini fesh etmelerini istediği halde bu işte Hükümetin hiç bir ilgisi yoktur demiş olması elbette gerçeği yansıtan bir beyan olmaktan uzak kalır. Böyle bir “emri vaki” işinin sorumluluğunu Türk Masonlarının üzerine yüklemek bu günkü anlayışlara tümüyle ters düşen bir davranıştır. Ne olur ve ne şekilde sonuçlandırılmış olursa olsun, 1935 yılında, hukuk dışı bir kararla Mason Locaları kapatılmıştır.

1948 yılında, yeniden açılması üzerine mallarını geri almak için müracaatta bulunan Mason cemiyeti bu hukuk dışı davranışı mahkemece tescil ettirmiştir. Mahkeme hukuka aykırı bu davranışı tashih ederek Mason cemiyetinin mallarının geri verilmesini karara bağlamıştır.”[40]

Kemalettin Apak;

Henüz pek o kadar uzak bir mazi olmayan bundan sene evvelki bu elemli hadise için verilecek katî hükmü tarihe ve gelecek Mason nesillerine bırakmak belki daha doğru olacaktır. Yalnız şu kadar söyleyeyim ki; halk tabakaları ve mutaassıp zümreler arasında Masonluğun esası ve hedefi hakkında öteden beri mevcut yanlış ve uydurma telâkkiler ve telkinler, diktatoryal ve totaliter zihniyetli bazı yabancı memleketlerdeki komünist ve faşist rejimlerinin o zamanlar takip ettikleri Masonluk aleyhtarı politikanın serpintilerinden alınan ilhamlar, bir kısım gazete ve mecmualarda sürüm ve kazanç vasıtası sayılarak hurafelendirilmiş şekilde Masonluğa mütedair yapılan demagojik yayımlar gibi bir sürü dış tesirler vardı. Bu dış tesirlerin yanında kuru ve sert bir realistlik zihniyetiyle ideale kıymet vermeyip Masonluğu artık cazibesini kaybetmiş ve rolünü bitirmiş tarihî bir müessese saymak, bunun neticesi olarak Masonluğa karşı gittikçe artan bir alâkasızlık ve devamsızlık göstermek, şahsî bazı meseleleri Masonik sahaya da intikal ettirmek ve nihayet cezri bir tasfiye lüzumuna kanaat getirerek vaki olacak bir kapanıştan ileride daha canlı ve imanlı bir kalkınma için faydalanmayı düşünmek gibi bir takım iç tesir ve amiller de mevcuttu. Bunların hepsinin bir araya gelişi, Sütunlarımızın muvakkaten dahi olsa yıkılmasını kolaylaştırmış bulunuyordu. Bu dış ve iç tesirlerden bazen biri, bazen ötekisi ön plana geçti. Zaman zaman biri ötekini tabii bir cereyanla arkasından sürükledi. (…)  

Velhasıl o bunu dedi, öteki şunu dedi; o böyle yazdı, öteki şöyle yazdı; netice itibariyle Türk Masonluğu 1935 senesi Ekim ayının 9 unda, 1948 yılına kadar devam edecek olan (14) senelik uykusuna girdi. Senelerce çok büyük müşkülleri yenerek meşkûr himmetlerle sahip olabildiğimiz İstanbul' İzmir ve Ankara’daki güzel lokal binaları elimizden gitti, sütunlar yıkıldı, avadanlıklar darmadağın oldu. Türk Masonluğunun 1935 senesinde geçirdiği üzücü hadisenin objektif olarak hikâyesi budur. Yani : ol kadardır ol hikayet!.

Ancak mevzuu biraz daha şekillendirmek lâzım gelirse, diyebiliriz ki; Atatürk'ün memleketimizde yaptığı inkılâp hamlelerine karşı cahil ve mutaassıp muhitlerin doğrudan doğruya cesaret edemeyip de dolambaçlı yollardan gösterdiği reaksiyonun, ve bu gibi muhitleri kendi maddî menfaatleri için istismar ederek bu reaksiyonu körükleyen spekülatif bazı neşriyatın yarattığı demagojik havayı teskin sadedinde Masonluk harcandı. Bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istenmeyerek Masonluk politik bir tavizin kurbanı olmuştu. Hatta ayni zihniyet yine o zaman Türk Ocaklarıyla bazı kadın cemiyetlerini de bu kurbanlar arasına katmıştı.

Bu uykuya girişi bazı yaprak dökümleri takip etti ve ara sıra falsolu sesler de duyuldu. Buna mukabil zaman zaman bir Suru İsrafil gibi, uyarıcı ve uyandırıcı güzel seslerin de işitildiği oluyordu.[41]

Enver Necdet Egeran;

Hastalık aynı hastalık, bu defa da Masonluk içinde Halk Partili olanlar idari vazifeleri inhisarlarına alıyorlar. Bunun reaksiyonları localarda tatsız konuşmalara yol açıyor. Büyük Atatürk’ün devrimlerine bile karşı çıkma heveslileri türüyor. Mason Localarındaki geniş söz hürriyeti, eleştirileri daha da tatsızlaştırıyor ve bu hal, 1935’de Türk Masonlarını, Masonik ilkelere karşıymış gibi bir çelişki görüntüsüne bürüyor. 

Bu zararlı gidiş Büyük Atatürk’ün kulağına kadar ulaşıyor Atatürk’ün en yakın mesai arkadaşları Masonlarla zamanın İçişler Bakanı Şükrü Kaya Biraderi davet edip, kendileriyle durunu müzakere ediyor ve o zamanın Büyük Üstadı Muhittin Osmar Omay’a şu mesajı gönderiyor. ‘Memlekette yapmış olduğumu: devrimler benim bildiğim Mason prensiplerine tamamen uygundur Yani güya sîzler batı medeniyetinin kurucusu ve koruyucususunuz biz de batı medeniyetine memleketi intibak ettirmeye, hatta daha üstüne çıkaracak zemini ve koşulları hazırlamaya çalışıyoruz. Böyle Masonluk olmaz, kendi kendinizi kapatınız’.

Bu mesaj üzerine Muhittin Osman Omay Büyük Üstat, kendi emriyle Türk Masonlarını onüç yıllık karmakarışık bir çalışmada sonra uyumaya sevk ediyor.”[42]

Bakar mısınız, Halk Partili olanlar, yönetimi ele almasalar, masonlar içinde Atatürk ve Devrim karşıtları hevesliler olarak ortaya çıkmayacaklar. Bu masonlar nasıl büyümemiş çocuklar ki, heveslerle hareket ediyorlar. Ayrıca Atatürk de, adamların masonluğunu beğenmediği için kapatıyor.

Halk Partililer yönetimi ele alamadılar, tam tersi savaşımı kaybettiler ve dernekten çıktılar veya çıkarıldılar. Bunu da belgeleri ile Türkiye kitabımızda ortaya koyduk.  Bu kadar yalan pes doğrusu. Mide bulantısı ötesi.

Murat Ayfer Özgen;

Türk Masonluğu’nun 1935 yılında tüm etkinliklerini durduruşu, masonik deyimiyle uykuya girişi, kamuoyunda Masonluğa karşıt (antimasonik) çevrelerin uydurmuş olduğu bir gerekçeye bağlanarak yanlış bilinmiştir; “Atatürk Türkiye’de Masonluğu ilga etmiştir.” denmiştir. Oysa Atatürk’ün Masonluğa karşı hiçbir olumsuz tutumu görülmemiştir.  (…)  

1935 yılında Türkiye’deki mason locaları ve örgütleri, herhangi bir buyruk ya da zorlama ile değil, doğrudan masonların vernüş olduklan bir karar sonucunda kapandı. (…)

Bununla da kalmayarak, locaların süresiz olarak kapatıldığını basın aracılığı ile ilan ettiler. Gerçi bu olayın hemen ardından antimasonik cepheler olayı saptırarak gazetelerde mason localarının kapatıldığını yazdırdı ama işin gerçeği bu olayın bir “kapatma ” değil “kendi kendine kapanma” olduğudur[43]

Celil Lâyıktez; 

Masonluğun kapanmasının istenmesi ile ilgili söylentiler: Masonluğun kapanmasında etken olduğu iddia edilen ve evraka dayanmayarak yalnızca söylentide kalan üç değişik rivayet vardır. Bu üç konunun yalnızca rivayet değerleriyle kabul edilmeleri koşuluyla, bilgi kabilinden sizlere sunuyorum:

1.Mahmut Esat Bozkurt’un İzmir'de Mason olmak üzere Zuhal locasına müracaat ettiğini ve müracaatı reddedilince, şiddetli bir Mason düşmanı olduğunu, hattâ bir gece içkili olarak loca binasına tabancasıyla birkaç el ateş ettiğini, yukarıda görmüştük. Atatürk'ün yakın çevresinde Masonlarm yanında, Mahmut Esat Bozkurt gibi kişiler de vardı. Atatürk'ün akşam sofralarında Mahmut Esat’ın Masonluğun kapatılması için sürekli telkinde bulunduğu bir gerçektir.

2.İzmir’de bir locada harf devrimine karşı bir konuşma yapılmış. Konuşmacı Kardeş eski harfleri öğrenemeyecek olan yeni nesillerin geçmişimizden kopacakları tezini işlemiş. Bunu öğrenen Atatürk de, "Masonları ilerici bilirdim, devrinden savunacaklarına köstek olmaya başladılar. Galiba kapanmalarının zamanı geldi" gibi bir ifade kullanmış.

3.İzmir suikastının sanığı Câvid Bey 26 Ağustos 1926 tarihinde idam edilmişti. Mason olduğu bilinen Câvid Bey’in idamını önlemek üzere yabancı obediyanslardan dış işlerimize baskı yapılmış ve bu da Atatürk'ü rahatsız etmiş. Bana göre bu son rivayetin tutar tarafı yoktur, çünkü bu türden yazışmalar olmuşsa dahî, Câvid Bey’in idamından sonra, Masonluk 9 yıl daha itibarlı yaşamını sürdürmüş ve neticede kapatılmamış, kendi kendine kapanmıştır.

1935 yılında, Türkiye'de Masonik faaliyetin durdurulmasının baskı altında olduğu bir gerçektir. Ancak bu konu, Mason cemiyetine özel değildi, siyasî hava nedeniyle tüm derneklerin faaliyeti durdurulmuştu. İç İşleri Bakanı Şükrü Kaya Kardeşin "Hükümetin bu iş üzerinde hiçbir teşebbüs ve alâkası yoktur" şeklindeki beyanı, faaliyeti durdurmanın, herhangi bir kanuna bağlı olmadığının açık ifadesidir.

Olay bir cemiyetin fesh edilmesi değil, faaliyetini durdurmasıdır. Derneğin, Umumi Heyetçe alınan bir kararla feshedilmemiş olması, olayın fesih değil, idarecilerce lüzum görülen bir faaliyet tatili olduğu ve derneğin "Tüzel Kişiliğinin" sona ermediği bir gerçektir. Danıştay daireleri Genel KuruhiJ) Mart J9£İ tarih ve 176 sayılı ve Yargıtay l'inci Hukuk Dairesi kararları ile İstanbul, Ankara ve İzmir lokallerimiz geri alınabilmiş ve böylece "kapatma olayı" söz konusu ise bunun gaynknnuni olduğu, mahkeme kararları ile tesbit edilmiştir.”[44]

Mehmet Fuat Akev;

Türkiye Büyük Locasının bir komisyonu tarafından neşredilen bir kitapta, kapanış sebepleri şöyle izah edilmiştir: "Türkiye Cumhuriyetinde, Masonluk aleyhtarı cereyanlar, bir taraftan mürteci ve câhil ortamlardan, diğer taraftan solcu hareketlerden ileri gelmiştir." [45]

Murat Özgen Ayfer;

“Bu bağlamda bir noktaya daha değinmemizde yarar var. Özellikle Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk’ün Çankaya’daki ünlü akşam sofralarında Masonluk konusunu ikide bir gündeme getirmekteymiş. Bir akşam Atatürk ‘Usandım bu dırdırdn.. Mademki bu cemiyet bu derece zararlıdır, kapatıverelim de bu mesele bitsin.” demiş. Atatürk’ün bu sözü “mason demeklerinin kapatılması için vermiş olduğu emir” olarak yorumlanıp, Halk Partisi genel kuruluna yansıtılmış.”[46]

Ne kadar ilkel ve ucuz bir yaklaşım. Atatürk akşam sofrasında etki altında kalıp, masonları yasaklıyor. Söylediğine ciddi ciddi inanıyor mu veya bu açıklamayı nasıl yazabiliyor? Masonbaşı Sebataycı Murat Özgen Ayfer, hadsiz biçimde Atatürk’e hakaret etmekten çekinmiyor. Sonra da utanmadan Anıtkabir’e gidebiliyor. Yazıklar olsun! 

Ergun Aybars, mason tarih profesörü ;

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk'ün 1935 yılında Mason çalışmalarını durdurtması, Masonluk düşmanlarına malzeme olmuştur. Diğer bütün demeklerin kapanmasını açık beyanlarıyla bildiren Atatürk. Kasım 1935'de de, en son Mason çalışmalannm durdurulmasını "İçişleri Bakanı Şükrü Kaya (33. derece Mason) ve Dr. Mim Kemal Öke'ye (Büyük Üstad) emretmiştir, işin ilginç yanı Masonluğa saldıran kökten dinci akımlar, Atatürk'ün bu kararma dayanırlarken, esasta Atatürk'ün "Ulusal-Lâik Türkiye Cumhuriyeti"ni de yıkmak amacındadırlar. Teokratik-faşist kesimlerin Türkiye'nin çağdaşlaşması karşısında direnişleri gözönüne alınırsa konu daha iyi anlaşılır.” [47]

 

Osmanlıyı yıkmak konusunda masonların herkesle işbirliği yaptığını buraya kadar belgeleriyle aktardık.

Mason Ergün Aybars, Başka bir yazısında sürdürür;  

“ 3. Mahmut Esat’ın yazılarına verilen karşılıkların içerik zenginliği ve çok renkliliği üzerinde ayrıca durmak gereklidir. Söz konusu karşılıklar arasında “beynelmilelciliği” reddeden de, kabul ederek bununla övünen de vardır.  (…) 

  1. Yazı yoluyla Mahmut Esat’a karşılık veren Masonların, - Büyük Üstat ve önceki Büyük Üstat hariç- Masonluk geçmişlerinin en fazla beş, altı sene olması dikkat çekicidir. (…)
  2. Bu süreçte gerginliğin tırmanışının Masonların birbirlerini ifşa etmeleri ile neticelenmesi özellikle dikkat çekicidir. Masonluk tarihimizde benzerlerine -İttihat Terakki-İtilaf Fırkaları rekabet dönemindekine andıracak şekilde- rastlanan ve Masonların birbirini ifşa etmeleri ile sonuçlanan bu karşıtlık, memleketimizdeki Masonluğun kültürel kodları açısından incelenmesi gereken bir konudur.(…)

Bundan sonra Türk Masonluğu için 1935’te kapatılıp mal varlığına el konmasına kadar tırmanacak gerilimli bir süreç başlayacak ve alınan yaralar 1948 Uyanış’ında bile kapanmayacaktır.[48]

Mason tarihçiye göre, ispiyonlamak, kardeşini satmak masonların genlerinde varmış. Bu da güzel.

Mason Güngör Öcal;

“Türk Masonluğunun 1934-1935 yıllarındaki hali ise hastalıklı bir bünye görüntüsü arz etmektedir. Aynı zamanda parti üyesi olan Masonların bir kısmının CHF’sı otoritesinin Masonluk içinde de egemen olması yönündeki çabaları ile Türk Masonluğu, siyaseti soluyarak, güçlü bir virüsü bedenine dahil etmiştir. O günlerde, gerçek Masonluğun çizgisinde olanlar ile CHF’na yaranmak için çabalayanlar arasında büyük sürtüşmeler yaşanmakta idi. 1930 seçiminde Dr. Hakkı Şinasi biraderin ‘Emri âli böyledir’ sözleri ile tohumları serpilen bu fikrin takipçileri ile gerçek Masonluk ideali peşinde olanlar artık bir arada bulunamaz hale gelmişlerdi. Hatta o sıralarda bu sözlere şiddetle karşı çıktıkları halde artık hızını kaybetmek şöyle dursun tam bir vazgeçmiştik içinde olan biraderler dahi mevcuttu. Bunlar kapanış sonrası beyanatları ile kendilerini tam olarak ifade edeceklerdi.

Hükümetlerin CHF tarafından yönlendirildiğinin çok açık ifadesi olan bu cümle, ülkenin idare şeklinin adeta Nazi Almanya’sındakine benzer hale getirilmek yolunda olduğunu göstermektedir.[49]  (…)

Bu yaydan atılacak okun vuracağı tek hedefin Türk Masonluğu olduğu da açık, seçik ortadadır. (…)

Bu durum Şükrü Kaya’nın, Türk Masonluğu camiasında 33. dereceli ve Y. Şûrâ üyesi olanların, yapılacak 'fesih yolu ile kapanış’ toplantısı için yetkiye sahip bulundukları şeklinde bir yanlış görüşü benimsediğini de göstermektedir. 1929 yılında henüz simgesel derecelerde olduğu halde felsefi derecelerin en üstü olan 33. derecenin kendisine 'ikram edilmiş olması yanlışının’ bir tür psikolojik yönlendirmesi olarak bu tercihi yapmış olduğu da düşünülebilir.[50] (…)

Bu akışa yön veren iki faktörden biri, Şükrü Kaya’nın kendisinden isteneni yaptığını bir an önce CHP’ne iletebilme telaşı, diğeri ise orada bulunan biraderlerin son günlerde yaşadıklarının birikimi ile bir tür panik havası içinde olmalarıdır. (…)

Kitabımızın bundan sonraki kesiminde Dr. Tevfik Rüştü Araş biraderin kapanış ile ilgili beyanından, kendisinin de bu kararı alanlar arasında bulunduğu anlaşılmaktadır. Aralarında konuşarak böyle bir kararı almak için hiçbir yetkileri olmayan bu kişilerin çabalayışlarında, kişisel siyasal geleceklerine yönelik bir endişenin bulunduğu kesindir.”[51]

Emekli subay Güngör Öcal, TSK’da kritik bir görevde iken, TSK mevzuatına, bildirgelerine aykırı olarak, Kurumuna haber vermeden, kökü dışarıda mason tarikatına başvurmuş birisi olarak; Atatürk’ün yönetiminde olan Türkiye ve CHF/CHP’yi, genel kurulunda alınan 69. Maddeye atıf yaparak, tarihin gördüğü en kanlı, faşist Nazilere benzetecek kadar, aklını ve vicdanını yitirdiği görülmekte. Atatürk’ün ve Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanlarının ancak yapabilceği bir benzetmedir bu!

Masonların kimlerini hangi beklentilerle mason yaptıklarını, kimilerine de 3’den 33’e dereceleri “hap gibi” vermelerini Güngör Öcal, öfke ile itiraf eder;

“Fesih yolu ile kapanış sırasında yaşananlar karşısında Türk Masonluğunun yönetici kadrosunu oluşturan biraderlerin, içinde bulundukları çaresizliği kabul ederek, devlet idaresinin üst kademelerinde görev yapan Masonların kapanışın önlenmesi için bir şeyler yapabileceklerini umdukları kuşkusuzdur. Kitabımızın bir sonraki kesimi, bu umuda bağlı olarak önceden yapılanlar ile karşılığında alınan sonuçların bazılarını verecektir.

Niçin ‘fesih’ ?

Türk Masonluğununkendini feshetmek suretiyle faaliyetine son verdirilmesi yerine, hükümetin vereceği bir kapatılma emrinin uygulanmayışının nedenini düşünmemek mümkün değildir. Bu sorunun cevabı ise, yurt içi ve dışından bakıldığında, devlet idaresi görüntüsünün bir totaliter rejim resmi çizmesine bağlı olarak bunun Atatürk’ü son derecede rahatsız edeceği endişesindedir. Durum böyle iken ‘kapatılmak’ bu görüntüye daha da bir netlik getirecektir.

Bu konuyu incelerken, Cumhuriyetin onuncu yılında dahi, yapılmış devrimleri benimsemeyenlerin çoğunlukta olduğu bir ulusu bütünleştirmek için uğraşan Atatürk’ün, seçebileceği başka bir yolun bulunmadığının akılda tutulması bir ön şarttır. Ayrıca, bütünleştirmek için uğraş verdiği, ulus mozaiğinin[52] içindeki kesimlerin sorunlar çıkarmakta devam ettikleri de göz ardı edilmemelidir.

Yukarıda isimleri anılan 33. dereceye yükseltilmiş biraderlerden hiç birisinin, Şûrânın kendilerinden beklediği Türk Masonluğunun himaye edilmesine dair bir davranışta bulundukları hakkında günümüze ulaşan bir söylenti dahi yoktur. Bu beklentinin tam aksine ‘kapatılma olayı’ sırasında Şükrü Kaya biraderin, dönemin hükümeti ve CHP yanlısı katı bir tutum içinde bulunuşu kendisi hakkında hiç de olumlu olmayan düşüncelere neden olmuştur.”

Y. Şûrâ, gerekirse Türk Masonluğunu korumaları için devletin üst düzey yetkililerini üçüncü dereceden 33’e çıkarıyor. O kişiler de Halk Partisi ve Halkevlerinin Mason ideallerini benimsemiş olmaları düşüncesi ile ‘çekişmeye değmez’ diyorlar ve Meclis ile Kabinede bulunan diğer biraderlerle toplanıp Türk Masonluğunun uykuya girmesine kendi aralarında karar veriyorlar. Bu tür bir karar için en ufak bir hakları dahi olmayan bu kişilerin, böyle bir hatayı yapışlarının nedenini, CHP içindeki Masonluk aleyhine olan cereyanın son derecede yükselmiş olmasında ve ‘hükümete bile hükmeden CHP’nin karşısında durulamaz’ görüşünde birleştiklerinde de aramak gerektir.  

Ekim 1935’de İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın, Ankara’da, 33. dereceli yedi biraderle yaptığı toplantıda, Mason Cemiyetinin kapatılması nedeni olarak yaptığı açıklama da aynı kapsamı içerecektir. Masonluğun idealleri CHF veya onun bağlısı olarak kurulmuş olan Halkevleri ile Halk odaları amaç kapsamları ile örtüşmüş gibi gösterilmektedir. Hatta bu örtüşmenin, Mason cemiyeti varlığının gereksizliğini söyletebilecek kadar genişletildiği de ortadadır. Bütün bu ifade edilenlere göre, Türk Masonluğu’nun Halk Fırkasına yardım amaçlı kurulduğu belirtilmekte ve Masonik idealin devrin hükümeti ile bütünleşmiş bir partinin bağlısı Halkevleri tarafından tahakkuk ettirildiği de söylenebilmektedir. Yukarıda adları geçen Mason biraderlerin de, bu konuyu kullanarak, Mason Cemiyetinin kapatılması için çabalayan kişilerle aynı çizgide olduklarını saptamış olmak esef vericidir. O sıralardaki ülke şartları ne kadar ön plana alınarak düşünülse de, bu tür davranışların mazur görülmeleri mümkün değildir.[53]

Bu nasıl bir anlayıştır ki, emperyalist Batının uzantısı bir tarikatı, Mason Tarikatını, şeref üzerine ettiği yeminle bağlı olduğu Türkiye’nin, Devletinin üstünde görmekte; sırf masonları korusunlar diyerek, haysiyetsizce verilmiş üst derecelerin karşılığı olarak;  bakanlardan, milletvekillerinden, liderlerine, hem de Ulusun Ata dediği liderine bağlı kaldıkları, milletine hizmet için görev yaptıkları partilerine, Devletine ihanet etmedikleri için eleştirebilmekte. Görev başında, iç tüzük ve yasalara aykırı olarak masonluğa başvuran kişiden de bu beklenir.

İşte mason milliliği budur. Ülke güvenliğini emanet ettiğimiz, göz bebeğimiz TSK, Emniyet Güçleri ve İstihbarat Birimlerinde, mason tarikatı mensuplarının ne kadar tehlikeli olabileceklerini emekli subayın sözlerinde görmekteyiz.

Mason yazarlardan Seyhun Tunaşar[54] buraya kadar aktardığımız tüm masonlardan farklı düşünmekte, Masonbaşılarını, kıdemli masonlarını kendisince çürütmekte, hatta doğru anlamıyorlar diye fırçalamakta;

Şu halde Atatürk mason localarını niçin kapattı? Sorusuna gelince, gerçeğe asla uymayan bu iddia çok defalar siyasi maksat ve oyunlarla, masonluk aleyhinde konuşanlar tarafından ortaya atılmaktadır. Bu devri yaşayan kardeşlerinizden biri olarak emniyetle ifade ederim ki, Atatürk mason localarını kapatmamıştır. Bu iddia, yukarıda arzettiğim veçhile Atatürk’ten masonluğa gösterdiği ilgi, teveccüh ve itimatla asla bağdaşamaz.

Hakikat şudur: Türk Masonları kendileri, kendi kararları ile faaliyetleri tatil etmişlerdir. Aklımda kalan o zamanki masonca deyime göre “Bir zaman için hali nevme girmişler” yani uykuya geçmişlerdir. Bilindiği üzere Kemalizmin en önemli esaslarından biri kuvvetlerin tevhidi, birleştirilmesi idi. Atatürk rejimi yaratıcı olarak buna candan inanıyordu. Memleketin ilerleyişini birlikte görüyordu. Onun “Hepimiz birimiz, Birimiz hepimiz için” vecizesi aynı zamanda masonik bir düsturdur. Bu, Atatürk’ün masonca düşündüğünü de bize anlatır.”[55]

Mason Seyhun Tunaşar’ın kitaplarını okuduğumuz zaman, Atatürk ve Türkiye kaarşıtı bir karakterle karşılaşmaktayız. Bunun ötesinde, birçok mason da gördüğümüz, gerçeği çarpıtmak, siyahı beyaz olarak algılamak ve aktarmak, Seyhun Tunaşar da fazlası ile var. Mahmut Esat Bozkurt’un tüm kimliği, yaşamı ve söyledikleri ortada iken, mason biraderlerinin de söyledikleri ortada iken, Mahmut Esat Bozkurt’u mason ilan etmek, mason tarikatını Atatürk kapattığı halde; Atatürk masonluğa destek oldu, kapatmadı, kendimiz uykuya geçtik demek; Seyhun Tunaşar’ın asıl amacının, Türk Ulusunun değerlerine saldırmak, değersizleştirmek çabasından başka bir şey değildir. Bu şahıs askeri darbeler sonrasında, bürokrat olarak görevler yapmıştır. Seyhun Tunaşar;

  • Kapatılma döneminde kendisini kast ederek, “Bu devri yaşayan kardeşlerinizden biri olarak.”

Kapatılma 1935, Tunaşar’ın doğumu 1938 !

  • “Onun “Hepimiz birimiz, Birimiz hepimiz için” vecizesi aynı zamanda masonik bir düsturdur.” demekte.

Onun derken, Atatürk’ü kast ediyor, üstüne masonik düstur olduğunu söylüyor. Bu özlü söz Dartanyan kardeşlerin değil miydi? Atatürk hiçbir zaman böyle bir söz söylememiştir.

Eleştiri anlamında bile söyleyecek söz bulamıyorum. Masonluk yalnızca kültürsüzleştirmiyor, gerçekten de koparıp, uydurduklarına sonra inanmalarını mı sağlıyor?  Çoğunda bunu görüyoruz.

Basının ve Aydınların Masonluğun Kapatılmasına Bakışları

Cumhuriyet Gazetesi,  14 Ekim 1935

"İç İşleri Bakanlığından verilen emir üzerine Türkiye Mason localarının faaliyetine nihayet verilmiştir. Bu emir daha evvelce nm'lıîm olduğun- im, tatili faaliyet karan verilmek üzere Türkiye Üstadı Âzami yüksek maşrikı toplantıya çağırmıştır. Türkiye Üstadı Âzami olan İstanbul Emlâk bıkası direktörü Muhiddin Osman, Türkiye Mason localarını yüksek maki!dan aldığı emir üzerine kapadığını arkadaşlarına bildirmiştir. Bu sureti Türkiye Masonluğunun İstanbul, Bursa, Ankara, İzmir, Edirne, Muğla, (kziantep, Adana ve diğer yerlerde bulunan müteaddit locaları kapanmış, Hnkrın emlâki Hükümete intikâl etmiştir. Türkiye'de halen ecnebi maşrıkırna mensub localar kalmamış, bunlar vaktile Türk Maşrıkın dahil olmağı mecbur edilmiş olduklarından, bu suretle son zamanlarda İtalya, Alman ve Rusya’da olduğu gibi Mason teşkilâtı memleketimizde de ilga edilmiş duyor. Bu teşkilâtın kaldırılmasını icab ettiren sebep, son fırka programındı kökü dışarda bulunan teşekküllerin memleketimizde yer bulamıyacağma hır olan kayıttır. Mamafih Masonlar kendi köklerinin dışarda olmadığını, konfederasyon halinde idare edilen Masonluğun burada serbest, müstakil ve milliyetçi olduğunu söylüyorlardı. Esasen son zamanlarda yapılan muhtelif neşriyatta da görüldüğü üzere, Masonluk memleketimizde bir sır olmaktan çıkmıştı. Zira Masonluk daha ziyade lâiklik ve eskiliğe karşı aleyhdarlık ve müntesibleri arasında tesanüd ve mütekâbil yardımlar fikrini güden bir müessese olup koyu taassuba aleyhdarlığından dolayı hattâ dinsizlik veya milli yetsizlik isnadı altında bile bulunuyordu. Türkiye'de ulusal bir Maşrıkı Azamin teşekkülü tarihi (30) seneyi mütecaviz değildir. İlk önce Selanik'te İtalyan, sonra İstanbul'da İngiliz, Fransız ve Yunan locaları teşekkül etmiştir. Namık Kemâller, Ziya Paşalar o zaman bu mahfillere devam etmişlerdir. Meşrutiyetten sonra da Türkiye Mahfilleri teşekkül etmiştir. Türkiye Masonlarının adedi birkaç bin olup memleketimizin her sahada ileri gelen şahsiyetlerinden birçokları bu mahfillere devam etmekte idiler. Masonluk, şimdiki halde İngiltere, Fransa, Belçika, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Amerika ve İsviçre gibi memleketlerde faaliyettedir."

Bu habere Mason Kemalettin Apak’ın yorumu;

Bu yazı, umumi üslûp ve edası bakımından, Masonluğu bilen bir kalemden çıkmış gibi görünmektedir.”[56]

Cumhuriyet Gazetesinin masonluğu aklama çabasını ibretle okuyoruz.

İlhami Soysal;  “Cumhuriyet Gazetesi'nin 14 Ekim tarihli  sayısında  yer  alan bu haberde sözü edilen “yüksek makam”, dönemin Cumhurbaşkanı Atatürk'ten  başkası  değildi.  Ve  verilen  haber  büyük  ölçüde  gerçekleri   yansıtmaktadır.   Haberin   yazılış  biçimiyse,  yazarının  bu  konuları  bilen  ve  hatta  büyük  bir  olasılıkla  mason   olan   biri   olduğu   izlenimini   vermektedir.  Buna  karşın,  haberde  birkaç  yanlış  nokta   bulunmaktadır.

Cumhuriyet'in    haberindeki    bu    yanlışlardan    birincisi ve en önemlisi, Mason localarının kapatılması için Yüksek Şûra’nın  (Maşrık)  toplantıya   çağrılıp   karar   aldığı   noktası­ dır.  Kapatma  kararı  Ankara’da   8   kişilik   bir   kurul   tarafından alınmak zorunda kalınmıştır.

Haberdeki bir ikinci yanlış da, Edirne, Muğla  ve  Adana'da  da  mason  locaları  varmış  da  bunlar  da  kapatılmış   gibi yazılmış olmasıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, 1935'ierde Mason locaları ülke çapında oldukça yaygın olmalarına karşı bu illerde örgütlü değillerdi.” [57]

Cumhuriyet Gazetesi, 15 Ekim 1935, haber;

“Ankara 14 (Özel)

İç işleri Bakanlığının bütün ilbaylıklara birer tamim göndererek Mason Localannda yapılacak toplantıları yasak ettiğine dair çıkarılan haberler üzerine Dahiliye Müsteşarı Vehbile görüştüm. Müsteşar böyle bir meseleden haberdar olmadığını söyledl.

Emniyet Umum Müdür muavını Behçet’te ayni şeyi tekrar etti. Bu dakikaya kadar Ankara Emniyet Müdürlüğüne de bu yolda bir emir verilmemiştir. Ancak Ankara’da ki Locanın kendi kendine feshe karar verdiği, bu kararını da tatbik ettiği bildiriliyor. Esasen Parti programın da beynelmilelci maksadlarla cemiyet yapılamıyacağı gibi kökü yurd dışında olan cemiyetler kurmanın yasak edileceği de kayıdlıdır.

Türk Yükselme Cemiyetinin fesih kararını hangi esbabı mucibe ile verdiğini burada şimdilik tahkik etmek kabil olamadı.”

Cumhuriyet Gazetesi, 16 Ekim 1935 (16 Birinciteşrîn 1935) tarihli sayısı, sayfa 5;  N.’nin yazısı;         

“Biz bize Masonluk

Gazeteler, Türkiyedeki Mason localarının kapandığını yazıyorlar, Haber, beni çok sevindirdi. Çocukluğumda, Mason dendiği zaman içimi bir korku ve üzüntü kaplardı. Ne olduklarını bilmediğim bu adamları, kara maskeli, uzun mantolu gölgeler halinde tahayyül eder, haydud mu, umacı mı olduklarını pek kestiremezdim. Sonraları Fran - Masonluk hakkında bir çok şeyler okudum ve dinledim. Vardığım netice, Masonluğun nefret edilecek bir müessese olduğudur.

Teşekkülün ne zaman ortaya çıktığı pek bilinmiyor. Milâddan yüzlerce sene önce mevcud olduğunu iddia edenler var. Fakat umumî kanaate göre bugünkü Masonluğun temelleri sekizinci asırda kurulmuştur. O zaman bütün dünyayı kasıp kavurmakta olan din taassubunu gözönüne getirirsek, bundan ıstırab çeken açık fikirli insanların kendilerini korumak için aralarında gizli bir teşekkül kurmalannı tabiî görürüz. Başlangıçta Masonluğun gayesi buydu. Medeniyet ilerledikçe, bu ihtiyacın ortadan kalkmı olmasına rağmen Masonluk dağılacağı yerde dal budak saldı, bütün dünyaya yayılmağa basladı. Ve gayesini değiştirdi. Masonluk için “bir Yahudi müessesesidir” diyenler var. Belki değildir. Yalnız şu var ki, takib olunan gaye Yahudiler için biçilmis bir kaftan sayılır ve Masonların çoğu Yahudi değilse, her halde Yahudilerin yüzde doksanı Masondurlar.

‘Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için’ şiarı, milliyet çerçevesi içinde kalırsa dogrudur; bütün insanlığı kavrayan yeni bir manada kullanılırsa gene doğnıdur. Fakat bu iki mefhumdan hiçbirine bakmıyarak muavven şartlan haiz bir takım insanları hedef tutarsa yanlıştır, zararlıdır. En korkunç bir mikrob kadar zararlıdır. Mason localarının kapanması iyi oldu. N.[58]

Peyami Sefa,  Son Posta Gazetesi, 12 Ekim 1931

“Pek gençtim bazı akraba ve eş dost, ayrı ayrı üstüme düştüler, hemen senelerce süren bir ısrardan sonra bana bir teklif varakası imzalattılar. Ben de Mason kardeşler araşma girmeyi resmen talep ettim. Tahkikat epey sürdü. İsmim oya konduğu zaman bir muzip çıkmış aleyhime bir siyah kâğıt atmış, bizim iş bozuluvermiş.

Bu neticeye kızmadım.

Masonlar hoş adamlardır. Onlara kızılmaz. Bize ne zararları var? Sık sık büyük lokantalarda, yahut kendi localarında toplanırlar, kapılan bacaları sıkı fıkı örterler, belki bir de gözcü koyarlar, sanki yemek içmek, gevezelik etmek, ilmi sohbetler yapmak ayıp bir şeymiş gibi kendi kendilerine yer içer, hoşbeş eder, dağılır giderler. Türkiye gibi, kulüpsüz, cemiyetsiz bir memlekette sekiz on kişinin ahbapça toplanmalarını çok görmeyelim. Yoksa o biçareler de kahve köşelerine dolarlar ve iskambil kâğıdı ile domino taşlanna sarılırlar. Bırakın gönüllerini eğlendirsinler, ‘Umacı geliyor!’ diye siyah kukuletalar giyerek birbirlerini korkutsunlar, kapı aralığından birbirlerine ansızın ‘Ce’ece!’ diye bağırsınlar, yahut biraz daha ciddileşerek, asırlardan beri metafiziğin ve felsefenin halledemediği kâinat meselelerini bir kalemde, bir çırpıda hallediversinler, arasıra birinin başı ağrıyacak olursa ‘teavünü beşeri’ (= insani yardımlaşma) namına oncağıza bir aspirin uzatıversinler. Bunlardan bize ne? Mahmut Esat Bey’e ne?

Amma bu kardeşler yalnız birbirlerine kardeşlik ederler mi? Türkiye’de küçük bir ekalliyet imişler; küçük bir ekalliyetin yardımı ekseriyet aleyhine zararlı bir ittifak teşkil edermiş; Masonluk yardımlaşmanın kötü bir inhisarıymış; bir zümrenin yıkılmasına çalışan hususi ve gayri insani bir teşekkül mü? Bundan da bize ne? Her cemiyet, her fırka böyle değil midir? Dışarda kalanın canı çıksın.

Mason kardeşler, sık sık ziyafetler tertip edip şarabı, şampanyayı atıştırıyorlar ya, keyifleri yerinde ya. Onlar da şunun bunun tarizine aldırmasınlar. Bütün dünya beşeriyetin saadeti namına çalışıyor, yiyor, içiyor, eğleniyor. Bütün cemiyetler ve teşekküller.

Mason kardeş, aldırma, ye, iç, kadehlerini doldur, çek.

—Şerefine!...”[59]

Tan  Gazetesi bu ek bilgilerle de yetinmemiş, haberin devamında, konu hakkında tanınmış bazı masonlardan da görüş alıp yayınlamıştır. Gazetenin bu konudaki haberi şöyledir : “Tanınmış bazı masonlar bu hususta fikir beyan etmekten çekinmişlerdir. Türkiye Masonlarının  ileri  gelenlerinden Avukat Sadi Rıza (gazeteye yazmamak kaydıyla) kısaca dedi ki :

— Ben İşin  İçindeyim.  Sorgunuza  karşılık  verecek durumum  yok. Fakat ısrar ettiğiniz için fikrimi   söyleyeyim. Masonluk faaliyetine evvelce ne için müsade edilmişse, bugün de yine o sebepten dolayı faaliyetine son veriliyor. Hükümetin kararlarının herhangi biri üzerinde münakaşa etmeyi uygunsuz  bulurum. Yalnız bu işte Masonların, küçük ihmali olduğunu söylemekten çekinmeyeceğim.

Masonlar, daha önceden davranıp, hükümetin kararını beklemekten  kendi kendilerini dağıtacaklardı. Bunu yapmamakla hükümeti güç durumda bıraktılar.

‘Adliye Doktoru Salim Haşim, kendi de Mason olduğu halde, bu teşekkülün ortadan kalkmasını kayıtsızlıkla karşılamıştır :

—  Bence Masonluk Türkiye için, çoktan tarihe karışmıştı. Belki 15'inci, 16'ncı Lui'ler, Fransa’da kral iken Masonluğun bir manası  verdi.  Çünkü, Masonluk, istibdada, zulme ve klerikalizme karşı  yapılmış  bir gizli isyan teşekkülü idi. Aynı kara kuvvetlerle çarpışarak dünya milletlerinin en lâiklerinden biri mevkiine çıkan Türkiye'de Masonluğun veya buna benzer harhangi gizli bir teşekkülün yeri olamazdı. Masonluk, eğer bir din ise mevcut dinlere bile omuz silkildiği bir çağda bu gizli din sökmez. Eğer sosyal ve sosyal bir varlık ise, bütün dünyada ondan çok daha önemli, çok daha kuvvetli müesseseler vücuda  geldiği için yine bir faydası yoktur.

‘Masonluk çoktan beri yaşamıyordu. Çünkü o bir manken olmuştu. En sonunda, bütün geçmişleri içine alan tarih müzesindeki yerini buldu.’

Tan Gazetesi'nden aktardığımız bu demeçler de gösteriyor ki, 1935'erde Masonluk Mabedinin sütunları gerçekten çürümüş ve çökmüştür.” [60]

Yıldırım Koç, Aydınlık Gazetesi; 

Büyük Türk demokratik devrimcisi ve Atatürkçü M.E.Bozkurt'un 1931-32 yıllarında yazdığı makalelerde masonluğa yönelttiği suçlamalardan bir bölümünü aktarmıştım. Bu makaleler Atatürk'ün sağlığında yayımlandı.

1922-1930 döneminde iktisat ve ardından adliye vekili M.E.Bozkurt'un bu yazılarından Atatürk'ün bilgisinin olmaması düşünülemez.

M.E.Bozkurt'un masonluğa yönelttiği suçlamalar, bu konuyu zaten çok iyi bilen Atatürk tarafından da uygun görülmüş olsa gerek ki, 1-3. derece masonların bağlı olduğu Büyük Loca 9 Ekim 1935 tarihinde faaliyetlerine son verdi ve malvarlığı Halkevleri'ne bağışlandı. Bu malvarlığı 1951 yılında geri alındı. 4-33. derece masonların bağlı bulunduğu "Suprem Konsey" ise çalışmalarını "toprak altında" sürdürdü.

M.E.Bozkurt'un masonların milliyetçi, laik ve cumhuriyetçi oldukları iddialarına verdiği yanıtlar aşağıda sunulmaktadır (M.E.Bozkurt, Masonlar Dinleyiniz!).

"Masonluğu ellerinde hulül, istila, tahakküm, soygunculuk vasıtası yapan emperyalistlerin..." (s.13)

"Bazı farmasonlarımız 'hayır, biz milliyetçiyiz' diyorlar. Bu iddia doğru olabilir. O halde mason değildirler. Hem perhiz hem turşu olmaz. İnsan hem milliyetçi, hem mason olmaz. Tıpkı hem Hıristiyan, hem Yahudi, hem Müslüman olmayacağı gibi." (s.31)

"Masonluk beynelmilelcidir, siyasidir. Türk milleti, Türk memleketi için zararlı ve tehlikelidir. Çünkü beynelmilelcilik milliyeti tanımaz. Türk milletinin yaşaması, yükselmesi, milliyetçilikle mümkündür. Dünya bu yolda yürüyor, bu yolda hazırlanıyor. Farmasonluk bunu kemiriyor. Prensipleri ile milli hisleri, milli duyguları yıpratıyor." (s.32)

"Masonluk teşkilatı, insanlığı, sırf kendi camiasında gören bencil bir tarikattır... Milliyetçi değildir. Merasim kelimeleri bile İbranicedir!" (s.38)

"Bizdeki masonlar 'masonluk cumhuriyetçidir' diye bağıradursun; halbuki İngiltere'de başlarında kralı taşımaktadırlar." (s.39)

"Masonluk tatbikatta bu neticeleri veriyor. Teorik cepheden de bakılsa, milliyetçiliği, milliyetçilik duygularını öldürmek davasındadır. Çünkü 'beynelmilelciliğe varabilmek için ilk yıkılacak, yıkılması lazım gelen engel budur, değil mi?" (s.15)

"Benim bildiğim, bazı masonların masonluğu ileri sürerek kendi ceplerini -hem de Türk milleti zararına- doldurmaya çalıştıkları ve doldurduklarıdır." (s.16)

"Biz milliyetçiyiz. Fakat insanlığı, onun manasını farmasonluktan çok iyi anlarız. Biz insanlığı, ortaçağ Yahudiliğinin bu teşkilatından değil, cihana medeniyet duygularını salan öz Türk milletinin on bin yıllık tarihinden öğrendik." (s.51)

"Farmasonluğun laik ve cumhuriyetçi olmasına gelince: Bu tatbikatla taban tabana zıttır. Bugün cumhuriyetçiyim diyen farmasonluk İngiliz krallarını baş farmason olarak başında tutuyor! Dün Abdülhamit'le, Meşrutiyet'te Sultan Reşat'la, İttihat ve Terakki'yle, Vahidettin'le, İtilaf ve Hürriyet'le bir hoş geçindi! Şimdi de Cumhuriyet'le geçinmek istiyor. Hem de herkesten fazla, hatta Cumhuriyet'i kurandan fazla cumhuriyetçi görünüyor! Her devrin notası, makamı üzerine şarkı söyleyen böyle bir teşkilata yeni Türk rejimi ne dereceye kadar inanabilir? Ne dereceye kadar inanmalıdır? Bunun hükmünü akıl sahipleri versin." (s.52)

"Farmasonluk ne insanlığı, ne milliyetçiliği düşünen bir varlık değildir; siyasidir ve gizlidir. Ucu beynelmilel olan, yabancı memleketlere dayanan, oralarla irtibat halinde bulunan bu teşekkül. Türk milleti, Türk Cumhuriyeti için bir gün bir tehlike olabilir. Nitekim zaman zaman olmuştur da." (s.57)”[61]

İtalyan mason tarihçisi Eric Anduze;

13 Ekim 1935 tarihinde Mustafa Kemal'in Türk localarını kapatmasıyla, Türkiye'deki masonluk macerası sona ermiş olacaktır. Bundan sonra Türklerin politik eğitim ve yönetiminde Halk Partisi ön plana çıkacaktır. Localarla iktidar arasındaki ilişkiler bir yandan yararlı olurken, öte yandan bir güvensizlik duygusu her zaman varlığını korumuştur. Bunun en somut örnekleri 1908 yılında yaşanır.[62]

İlahiyatçı akademisyen Yaşar Nuri Öztürk;

Misyonerlerin, öncelikle Müslümanlar aleyhine iş gören birer "görevli" olduğu yolundaki genel kanaat, tarih tarafından henüz yalanlanamamıştır. Misyonerler için "Onlar hep İsa derler ama hep altın ve pamuk kastederler" diyen Batılı, bir gerçeği ifade etmektedir. Esas maksat emperyalizm ve sömürgecilik olunca, misyonerliğin ikrah üreten bir kurum olması kaçınılmaz hale gelir. Misyonerlik, bir biçimde daima ikrah kullandı. Bu, görüntüsü bakımından, ilkel ve kaba olmaktan uzak, rafine, entelektüel, üst düzey, makyajlı bir ikrahtır, ama son tahlilde ikrahtır. Ve herkes tarafından fark edilemediği için de en tehlikeli ikrabtır. Şöyle de diyebiliriz: Misyonerliği kullananlar, bir biçimde daima ikrahı kullandılar. Yani baskı, zorlama, aldatma, kandırma yoluna gittiler. Kısacası, insanın özgür iradesiy sevip istemediği bir şeyi başka yollarla ona yaptırmaya kalkıştılar.”[63]

Masonlar 2017’de İngiltere’de yapılan İngiltere B. Büyük Locasının 300. Yıl Dönümünde, İngiliz Kraliyetini temsil eden Prens Philip ardında sıralanmış, onun etekleri altında yer almışlardır. Yani yüz yıl sonra da olsa durum aynıdır.  

Masonlar, 1935’de kapatılmalarını, demokratik bulmamakta, hukuk dışı, yasal olmadığını söylemekteler. Onlarca, hürriyet yalnızca emperyalist Batı, onların işbirlikçisi komprador aydınlar ve onların gizli örgütleri Mason Tarikatı için önemlidir. Halk umurlarında değildir, yeter ki sömürü devam etsin. Kapatılma olayından ötürü, Türkiye’nin kurucu partisi CHF/CHP’yi ve onun Türkçü devrimci kadrolarına “söverler”, hatta alçakça bir şekilde faşistlikle, Nazilikle itham ederler. Bunun altında yatan Yahudi Tarikatı üyelerinin Batı taklitçiliği, hayranlığı ve kendi halkına karşı yabancılarla işbirliğidir.

Bilim insanı Sina Akşin; 

Aslında devrimlerin en önemli İşlevlerinden biri savunmaydı. Kime karşı savunma? Avrupa emperyalizmine karşı. Zira iki dünya savaşı arasındaki dönem emperyalizmin en azgın çağıydı. Eski dünyada olup halkı Avrupalı olmayan ve 1914 öncesinde nasıl olduysa bağımsız kalabilmiş dört ülkeden üçü iki savaş arasında veya savaşta istilaya uğradı. 1931'de Çin Japonya'nın, 1935‘de Habeşistan İtalya'nın, 1941'de İran Sovyet ve İngiliz istilasına uğradı. Dördüncü ülke olan Türkiye sanırım Atatürk devrimi sayesinde kendini kurtardı.”[64]

Fransız sosyolog, patolog Maurice Duverger;

Kemalist partinin birinci özelliği, demokratik bir ideolojiye sahip bulunmasıydı... Mustafa Kemal’in siyasal rejimi, çoğulculuğun üstün bir değer olduğunu kabul ediyor ve çoğulcu bir devlet felsefesi içinde işlevini yerine getiriyordu. Üstelik partisinin, yapısal açıdan da totaliterlikle hiçbir ilgisi yoktu. Kemalizm demokratik bir ideolojidir....

Atatürk döneminde niçin demokrasinin tüm kurum ve kuralları yoktu? Olamazdı da, onun için...Fransız devriminden yarım yüzyıl sonra bile, Fransız işçisinin oy hakkı var mıydı? Amerikan devriminden bir buçuk yüzyıl sonra bile, ABD’de ırklar arasında tam bir hukuksal eşitlik sağlanmış mıydı? Atatürk bir ortaçağ toplumundan yola çıktı. Cumhuriyet’i kurduktan sonra 15 yıl yaşadı... ve sınıf-cinsiyet-ırk-din ayrımı olmadan, tüm yurttaşlar arasında hukuksal eşitliği, o inanılmaz kısa süreye sığdırdı...

Bilim her olguyu kendi koşulları içinde değerlendirir. Atatürk yönetimi, kendi koşulları içinde, olabilecek en demokratik yönetimdi. Ve bu açıdan, Türkiye'nin bugünkü yönetiminden daha demokratikti! Ölümünün yıldönümünde... Sağdan ve soldan aşağılık saldırıların üzerinde yoğunlaştığı bir diktatörü(î), en içten saygılarımla anıyorum...”[65]

Araştırmacı yazar Süleyman Kocabaş; 

1- Otoriter rejimlerin varlığı ve tekelci karakteri: Türkiye’de zaten, otoriter rejime yol açan tek parti rejimi vardı. Her şey onun tekelindeydi. Kendisi dışındaki, kendi kontrollerinde olmayan fikir ve aksiyonların, onların teşkilâtlarının varlığına tahammülü yoktu.

2- Konjonktürel uygunluk: O zamanın dünya siyasi konjonktürüne faşizm, nazizm, komünizm gibi otoriter rejimler hakimdi. Bu sebepten bu rejimlerin hakim olduğu İtalya, Almanya, Sovyet Rusya, İspanya gibi ülkelerde Masonluk yasaklanmış, Türkiye de bu konjonktürden etkilendiği için, onları taklitle Mason localarını kapatmak yoluna gitmişti.

3- Kamuoyunun tepkisi: Halkın tamamı, aydınlar ve bürokratların çoğu, Masonluğa öteden beri iyi bir gözle bakmıyordu. “Dinsizlik” ve “Osmanlı Devleti’ni yıkan bir kuruluş” olarak algılanmış, Mason localarının kapatılması için kamuoyundan da talepler gelmişti.

4- Mustafa Kemal’in karakter yapısı ve tarihî gözlemleri: Atatürk, Masonluğa daha başlangıçta sempati ile bakmamış, bu onun, “Masonluğun, karanlık, gizli ve sırlı kalıplarına sığmaz, kimseden emir almaz, emir verir” karakterinin yanında, kendi “millî yapısı” ile Masonluğun “uluslararası” karakterinin birbirleriyle uymamasından kaynaklanmıştır. Bu karakteristik yapı yanında, Atatürk’ün “tarihin bir şahidi” olarak Masonluk ve Masonlar’ın Osmanlı Devleti’nin yönetimi ve savaşlardaki “kötü rollerini” görmüş, aynı şahitliği yaşayan Cevat Rifat Atilhan, Kâzım Karabekir gibi Masonluğa soğuk bakmıştır.

5 - Rejimin “Milliyetçi Türkçü” yapısı: Tek parti dönemi rejimi “Milliyetçi Türkçü bir karaktere” de sahipti. Bu sebepten Masonluğa “kökü dışarıda, millîlik için zararlı” gözüyle bakılmıştı.

6- Masonlar’ın ilkeleri ile Atatürk ve CHP’nin ilkelerinin birbirlerine uygunlukları: Bu iddiada az çok gerçek payının bulunmasına rağmen, asıl olan, Masonlar’ın Atatürk’ün “tarihî ve karizmatik kişiliği” karşısında “tecrit” olmamak için, kendilerini savunmada “rasyonalize” olmak için ortaya attıkları bir görüştür. Hatta bu sebepten, “Türk İnkılabının gerçekleştirilmesinde büyük payları” olduğu propagandasını yapmışlardır. “İlkelere uygunluk sonucu kapatmak” gerekçesi bir kılıftır. Bu prosedür her tarafta geçerli olsaydı, İngiltere ve Amerika gibi ülkelerdeki Mason localarının çoktan kapanması gerekirdi.[66]

Atatürk’ün tokat gibi yanıtı;

Gerçekten Türk tarihinin hiçbir döneminde devlet, 1923-1938 yılları arasında olduğu gibi, halk için demokrasi anlamına gelmemiş ve her zaman, küçük azınlıkları oluşturan egemenlerin devleti olmuştur. Atatürk bunu şöyle açıklar: "Bizim hükümet şeklimiz tam bir demokrat hükümettir. Ve lisanımızda bu hükümet, halk hükümeti olarak ifade edilir.[67]

 

Masonlar 1935 ‘de Yer Altına Çekildiler

Büyük Loca ve ona bağlı localar kapanmış, taşınmazları Devlete devir edilmiştir.  Ancak, Yüksek Şûra evlerde gizlice toplanarak çalışmayı sürdürür. Yasal olarak masonluk kapatılmış olmasına karşın, mason tarikatı kendi yapısı içinde faaliyetlerini yavaşlatıp yer altına, yasa dışı çalışmaya geçer.  Kendi aralarında çalışmanın ötesinde, diğer ülkelerdeki mason örgütleri ile de ilişkilerini, yazışmalar ve görüşmeler olarak sürdürür, düzenli olarak da, bağlı olduğu Amerika Güney Yetki Alanına raporlarını gönderir. Bir daha açıkça görülmektedir ki, masonların yasalara bağlılıkları tamamen göstermeliktir. Yeraltında faaliyetlerini sürdürdükleri bu döneme masonlar tüm dünyada “Uyku Dönemi” diyorlar. Gerçek ise yer altına indikleri ve yasadışı çalışmalarını sürdürdükleridir.

“1935 yılında Masonluğun feshi sırasında Hâkim Büyük Amirlik (Masonbaşı-HTA) makamını işgal eden İsmail Hurşit birader, kısa bir süre sonra ebedî meşrika göç etmiş olduğundan yerine o sırada kaymakam olan Dr. Burhanettin Ramih ve Kaymakamlığa da Dr. Mim Kemal Öke seçilmiştir.” [68]

Mim Kemal Öke, Askeri Doktor olmasına ve daha önce Masonbaşı iken, Mareşal Fevzi Çakmak emri ile Masonbaşıluktan istifa ettirilmesine karşın, yasa dışı olarak, devletinin kanunlarına karşı gelerek masonluğa devam etmiş ve kapatılmadan sonra da en üst derecelerde görev almıştır.

Masonluk kapatıldıktan sonra, siyasiler ve Üst Yargı üyelerine, sırf siyasi güç sağlayabilmek için 33.° verilmiş olanlar ve yasalara bağlı olanlar,  ayrıldılar. Geride Atatürk’e karşı, tam anlamıyla Batı işbirlikçisi olan ve Sebataycılar, Yahudiler ve gizli Ermeniler kaldılar.

1935 – 1938 arasında evlerde yasa dışı toplanan masonlar, 1938’de Atatürk’ün ölümünden sonra yeniden ortaya çıkmaya niyetlenir, yeni yapılar oluştururlar.

Masonlardan Yasa Dışılığın İtirafı

Mason Mehmet Fuat Akev;

"Uyku" 13 sene (1935 ten 1948 e) sürmüştür. Bu müddet zarfında, Kardeşler, hem aralarındaki temasları idâme ettirmek, hem de uyanışı hazırlamak için, evlerde gayrı resmî olarak toplanmaya devam etmişlerdir. Yabancı obediyanslara bağlı Localar çalışmalarını gizli olarak sürdürmüşlerdir. Başka ad altında resmî bir Cemiyeti olan Yüksek Şûrâ ise, kapanışın dışında telakki edilerek, resmî toplantılarına, seçimlerine ve yabana Yüksek Şûrâlarla temaslarına devam etmiştir.”[69]

Mason Ahmet Akkan; 

“1935 uyku döneminde, Yüksek Şûra üyelerinin adedi fazla olmakla beraber birçoğunun siyasî mevkilerde bulunmaları nedeni ile çalışmalarda çekingen davranmaları T.Y.Ş. aktif üye adedinin dokuzun altına düşmesine müncer olmuştur.Tüzüğe göre karar almak için en az dokuz üye lâzımdı. Mevcut; Nurettin Ramih, Mim Kemal Öke, Fuat Hulûsi Demirelli, Muhiddin Osman Omay, Reşat Mimaroğlu,  Mustafa Hakkı Nalçacı, Orhan Tahsin 33 kardeşler[70] 

Mason Celil Lâyıktez;

Yüksek Şûra ise hiç kapanmadı, ancak mesaisini yavaşlattı. Bu beklene döneminde bünyesini güçlendirmek için kıdemli birkaç kardeşi 33 dereceye terfi ettirdi. Yüksek Şûra, 1938 yılında İdeal, 37 1939 yılında da Kültür ve Ülkü Sembolik Localarım kurdu. Sonradan 1, 2 ve 3 numaralarla anılacak olan bu localar İsmet İnönü'nün bilgisi dahilinde, sessizce ve en alt düzeyde çalışıyorlardı. Bu dönemin toplantı tersinatları düzgün tutulmadığından kesin bilgilere sahip değiliz. Ancak bu kuruluşun yasal olduğunu biliyoruz. Masonluk 1935'de kendi kendini kapatmıştı, kapatılmamıştı ve yasaklayıcı bir yasa da soktu[71]

Bir ülkenin Cumhurbaşkanına referansla, neredeyse 100 yy sonra, hiçbir belge, kanıta dayanmadan “bilgisi dâhilinde” diyebilmek hangi ahlâk veya ahlâksızlıkla açıklanabilir? Kendi yasa tanımazlıklarını örtmeye çalışan İngiltere B. Büyük Locası özel üyesi Rus Yahudi’si kökenden Celil Lâyıktez!

Dernekler yasalarla kurulur, çalıştırılır.  Atatürk’ün tek emri ile kapatılmış, bütün mal varlıkları Hazineye devir etmiş bir dernek; ülke yasaları içinde,  1926 yılındaki Cemiyet Kanunu, 1938’de son derece sınırlandırıcı yeni bir Cemiyet Kanunu varken, masonlar hangi dernek çatısı altında çalışıyorlardı ki, yasal diyelim. 

Masonbaşı Fikret Çeltikçi;

“1935 yılında locaların kapanmasından bir süre sonra birçok locanın üyeleri, kendi aralarında, bazı tanınmış lokantaların ayrı bir bölmesinde, evleri müsait olan biraderlerin evlerinde veya gazinolarda sık sık buluşmaya başlamışlardı. Bu suretle, Masonik ruhunun ve kardeşlik bağlarının korunması ve canlı tutulması sağlanmış oluyordu.  (…)

 Bu toplantılara Mason olmayan kimsenin katılması bahis konusu değildi. Bu toplantıların aralıksız sürdürülmesi Masonluk sevgisinin hiç bir suretle yok edilemeyeceğinin somut bir işareti olarak kabul edilebilir.”[72]

Türk Masonluğu 1935 yılında kapatılınca, Türkiye Yüksek Şûrası kendisini kapatılmış kabul etmemiştir. Süprem Konsey faaliyetlerine devam etmek istemiştir. Ancak eski Süprem Konsey aktif üyelerinin çoğu yeniden faaliyete geçmeyi çeşitli nedenlerle kabul edememiş olmadır ki,Yüksek Şûranın faaliyetlerini yeniden canlandırabilecek yalnız yedi üyesi yeniden faaliyete geçmeyi benimsemiştir.”[73]

 “… bu nedenle 1938 yılında İsmail Memduh Altar, Ali Galip Taş ve Cevdet Hamdi Balım BB.ler Yüksek Şûra üyeliğine geçirilmişlerdir.”[74]

 

[1] (Bozkurt, 2009, s. 17)

[2] (Soysal, Türkiyede ve Dünyada Masonlar ve Masonluk, 2. Basım, 1978, s. 252)

[3] (Boravata, s. 291)

[4] (Boravata, s. 298-302)

[5] (TBMM Tutanak, 1341/1925, s. 91)

[6] (TBMM Tutanak, 1341/1925, s. 273)

[7] (Efendi, 1341/1925)

[8] (Soysal, Türkiyede ve Dünyada Masonlar ve Masonluk, 2. Basım, 1978, s. 252)

[9] (Sertel, 1931)

[10] (Bozkurt, 2009, s. 14-17)

[11] (Safa, Onları Kendi Hallerine Bırakalım, 1931)

[12] (Safa, Masonlar Ne İddia Ediyorlar?, 1931)

[13] (Nazif, Türk Masonlar, 1935, s. 3)

[14] (Nazif, Türk Masonlar, 1935, s. 3)

[15] (Nazif, Türk Masonlar, 1935)

[16] Bu sürecin aktarımları, çalışmamızda bu döneme dair yazan yansız, bilim insanları ve tarihçiler ile mason yazarların ortaya koydukları belgeler ve anlatımlardan, olabildiğince nesnel ve tarihsel gerçeklere bağlı kalarak yapılmıştır. HTA

[17] (Ali, İstiklal Mahkemesi Hatıraları, 1997, s. 102-105)

[18] Aynı yöntemi, emperyalizmin hain Fetö terör örgütü ve diğer yasa dışı tarikatlar da kullanmadı mı? Aralarındaki yöntem benzerliği dikkat çekici, değil mi?

[19] (Öcal, Türk Masonluğu, 2012, s. 135)

[20] (Koparan, Türkiye Millî Büyük Meşrıkı'nın 25. Yılı, 2001, s. 27)

[21] (Lâyıktez C. , Türkiye'de Masonluk Tarihi Cilt:1 Başlangıç 1721-1956, 1999)

[22] (Öcal, Türk Masonluğu, 2012)

[23] (Koparan, Türkiye'de Masonluk Tarihi, 1909-1935, 2010, s. 72-76)

[24] (Koparan, Türkiye'de Masonluk Tarihi, 1909-1935, 2010, s. 72-76)

[25] (Koparan, Türkiye'de Masonluk Tarihi, 1909-1935, 2010, s. 72-76)

[26] (Koparan, Türkiye'de Masonluk Tarihi, 1909-1935, 2010, s. 72-76)

[27] xxx

[28] (Avras, 2010, s. 78-80)

[29] (Akev M. F., Türkiye'de Masonluk Tarihi ve Türk Toplumunda M.luğun Rolü, 1992, s. 18-19)

[30] (Çeltikçi, Türk Masonluk Tarihinden Notlar, 1982, s. 323-327)

[31] (Erman, Masonik Konferans, Makale ve Tebliğleriyle, 2008, s. 39)

[32] (Erman, EKSR'nin Tarihçesi ve 4. Derece Üzerine Açıklamalar, 2009, s. 12-15)

[33] (Erman, EKSR'nin Tarihçesi ve 4. Derece Üzerine Açıklamalar, 2009, s. 15)

[34] Benim yukarıda vurguladığım yerlerin altını kendi kitabında altlarını çizmiş.

[35] (Öcal, Türk Masonluğu, 2012, s. 222)

[36] (Melzer, 2013, s. 48)

[37] (Erksan, 1994, s. 69)

[38] (Erbudak M. , 1967, s. 7-12)

[39] (Çeltikçi, 3. Türkiye'de Hür Masonluk, 1982, s. 317-322)

[40] (Çeltikçi, Türk Masonluk Tarihinden Notlar, 1982, s. 323-327)

[41] (Apak, 1958, s. 88-91)

[42] (Egeran E. N., Gerçek Yüzüyle Masonluk, 2015, s. 40)

[43] (Ayfer M. Ö., 2008, 5. basım, s. 594-595)

[44] (Lâyıktez C. , Türkiye'de Masonluk Tarihi Cilt:1 Başlangıç 1721-1956, 1999, s. 166-167)

[45] (Akev M. F., Türkiye'de Masonluk Tarihi ve Türk Toplumunda M.luğun Rolü, 1992, s. 23)

[46] (Özgen M. A., 2006)

[47] (Aybars E. , s. 245)

[48] (Ağaoğlu, Mahmut Esat'a Karşı Unutulmuş Bir Mücadele, 2017, s. 267-270)

[49] Atatürk’ün başında olduğu, emperyalizm karşıtı savaş ile kurulmuş genç ve ulus devletimizi ve devrimlerle hızla çağdaşlaşan Türkiye’yi,  Nazi Almanyası’na benzetecek kadar Türkiye ve Atatürk düşmanlığına bakar mısınız?

[50]İkram etmek”… Mason dereceleri bayram şekeri mi ikram ediyorlar? Nerede  ilkeler?

[51] (Öcal, Türk Masonluğu, 2012)

[52] Günümüzde moazik sözcüğünü bölücü grupların kullandığını anımsadım nedense.

[53] (Öcal, Türk Masonluğu, 2012)

[54] Seyhun Tunaşar’ı hayatta iken, localarda ve sofralarda görmüştüm. O zaman kitaplarını okumadığım için, gerçekte düşüncelerini bilmezdim. Genellikle yalnız gelir gider, sofralarda içince sarhoş olur, bir de masada sevmediği yaşıtı biri varsa, onunla kapışır, sokak kavgalarına benzer ağız dalaşları yapardı. 1962’de Devlet Memuriyeti’ne girmiş, 65’de de mason olmuştur. 12 Eylül faşist yönetimi ile yakın emirleri altında çalışmış, sonra askeri hükümetlerde de bakanlara müşavirlik yapmış biri. Tek bacağı aksardı, bastonla dolaşırdı. Normalde insanlık için iyi şeyler yapma savında olan masonlar, köleleri, siyahileri ve  “sakatları” mason yapmazlar. Ne kadar büyük bir insanlık ayıbı, hatta suçu; onların deyişi ile sakatları, insancıl söylemle özürlüleri dışlamak. Faşistler’in de düşüncesi aynıdır; onlar da siyahileri, sakatları sevmezler, kabul etmezler öldürürler. Seyhun Tunaşar üye olduğunda eğer sakat değildiyse, herhalde güçlü bir torpili vardı. Kökenini bilmem ama…

Bir gün, benim de üyesi olduğum Şafak Locasına ziyarete gelir. Sofra da, kanında alkol düzeyi e arttıktan sonra, kendisi gibi tuhaf bir karakter olan Mustafa Balıkçıoğlu ile karşılıklı kavgaya tutuştular. İkisinin de yaşları kamil yaşlara ulaşmış rkamlardaydı. Tartışmaları kavgaya dönüştü, kimseyi gözleri görmeden bağıra çağıra kavga ediyorlardı. Ne zaman bir birlerine fiziksel olarak girişecekler diye öngörmeye çalışıyordum. Sonra diğer yaşlı masonlar araya girip, yatıştırdılar ama saatler aldı.

[55] (Tunaşar, Türk Ulusal Masonluğunda 1935 Uykuya Yatma Olayı, 2005, s. 36-37)

[56] (Apak, 1958, s. 90)

[57] (Soysal, Türkiyede ve Dünyada Masonlar ve Masonluk, 2. Basım, 1978, s. 254-255)

[58] N. kim acaba? Nadir Nadi mi? Cumhuriyet Gazetesi’ne ve bazı yazarlarına sordum, yanıt alamadım.

[59] (Koloğlu, Cumhuriyet Dönemi Masonlar, 2004, s. 57-58)

[60] (Soysal, Türkiyede ve Dünyada Masonlar ve Masonluk, 2. Basım, 1978, s. 260-261)

[61] (Koç, 2012)

[62] (Anduze, 2012, s. 139)

[63] (Öztürk, 2003, s. 45-46)

[64] (Akşin, Önsöz, s. 15)

[65] (Duverger)

[66] (Çebi, 2010, s. 103-104)

[67] (Aydoğan M. , s. 353)

[68] (Çeltikçi, 3. Türkiye'de Hür Masonluk, 1982, s. 330-331)

[69] (Akev M. F., Türkiye'de Masonluk Tarihi ve Türk Toplumunda M.luğun Rolü, 1992, s. 24)

[70] (Akkan A. , Büyük Üstadlar, 1996, s. 93-95)

[71] (Lâyıktez C. , Türkiye'de Masonluk Tarihi (1721-1956), 2001, s. 167)

[72] (Çeltikçi, 3. Türkiye'de Hür Masonluk, 1982, s. 329-332)

[73] (Çeltikçi, Türkiyede Masonluk Gelişmelerinde Üniteler, 1980, s. 11)

[74] (Çeltikçi, Türkiyede Masonluk Gelişmelerinde Üniteler, 1980, s. 11)

Hürol Taşdelen © 2018 / Web Tasarım : www.tornavida.net

Main Menu