Print Friendly, PDF & Email

Baki der ki;

İnsan odur ki ayine veş kalbi saf ola
Sinende neyler adem isen kine-i peleng

Bugünkü Türkçemize çevirirsek,

         İnsan olanın kalbi ayna gibi saf olmalıdır
         Eğer adem isen sinende bu kaplan kini ne arar?

Bir yolculuktur yaşam, aynamızı parlatarak sürdürdüğümüz. Aynamızı parlatmak deyince, Yunus Emre yüzyıllar öncesinden bakın ne demiş; 

         Çeşmelerden bardağın
         Doldurmadan kor isen
         Bin yıl dahi beklesen
         Kendi dolası değil

Peki bu yolculukta, kendimizi nasıl görüp, eksiğimizi fazlamızı bilecek, kendimizi nasıl geliştireceğiz? Kendimizi nasıl bileceğiz?

Behçet Necatigil usta, Nilüfer şiirinde diyor ki; 

Ben oraya koymuştum, almışlar,
Arasına sıkışık saatlerin.
Çıkarır bakardım kimseler yokken;
Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar.

Ayna ile doğduğumuz andan itibaren karşılaşırız. Psikoloji Bilimi, annenin, bebeğin aynası olduğunu söylüyor. Bebek, benliğini oluşturana kadar, kendisini anne ile özdeş görür ve anne ona ayna görevini üstlenir.

Hep kusursuz bir eser yaratmak isteriz kendimizden. Ancak aynaya baktığımızda ne görürüz?  Hayal ettiğimiz bana benziyor mu, uyuyor mu? Yoksa bir hayal kırıklığı mı var?  

Dale Wimbrow şöyle der; 

Bazıları, dürüst bir dost olduğunuzu düşünebilir ve sizin için harika bir dost ya da arkadaş diyebilir fakat eğer aynadaki yüz, tam gözlerinizin içine bakamıyorsa, size işe yaramazın biri olduğunuzu söylüyorsa, neye yarar ötesi... Unutmayın ki, hoş tutmanız gereken kişi kendinizsiniz, çünkü yolun sonuna kadar sadece kendinizle gideceksiniz. Aynadaki adam dostunsa eğer, en tehlikeli ve zor sınavı başardın demektir.” 

Ayna, insanın kendisini yetersiz, küçük veya olduğundan yetkin ve büyük görmemesi, noksanlıklarını ve değerlerini olduğu gibi kavraması gerektiğini anımsatan bir simgedir.  

Yolda yürüyen bir insan, gücünü bulduğu zaman, özgür iradesiyle noksanlıklarını ve yanılgılarını giderebilecek; çirkinliklerinden, zaaflarından arınabilecek; böylece gerçek ile yüzleşme olanağına ulaşacaktır.

Tüm bunların sonunda “ayna” da kendi gözlerine bakabilecektir. Ayna’daki gözler, vicdanımızdır. 

 

Ayna’nın tarihi ve parçalarına bir göz atalım.

İlk insanlar binlerce yıl önce,  bakır, tunç ve demiri parlatarak kendilerini görmeye çalışmışlar. Gün gelmiş metal tasın içine su koyarak ayna yapmışlar.

Ayna, Anadolu'da Neolitik Çağda (M.Ö.6500) Çatalhöyük'te bir kadın mezarında karşımıza çıkıyor. Obsidyen bir ayna. Bir kadının yanında olması bereketle ve ölümle hatta yaşamla ilişkisini gösteriyor.  Ayna’nın Anadolu mitolojisinde gök, yer kavramları ile ilişkisi var; aynı zamanda ölüm ve yaşam ile de her dönemde ilişkisi var. Anadolu folklorunda ayna saflığın, temizliğin ve aydınlığın simgesidir.

Mançurya'nın kuzeyinde yaşayan çeşitli Tunguz topluluklarında bakır aynalar önem taşıyor. Bu nesnelerin sihiranlamları kabilelere göre değişim gösteriyor…

Aynanın, Şaman'ın dünyayı görmesine, ruhların yerleri belirlemesine veya insanların gereksinimlerini düşünmesine yaradığı söyleniyor. Dolayısıyla ayna gölge/ruhu içine alan bir kap veya yuvadır. Şaman aynaya baktığında ölmüş kişinin ruhunu görür. Bazı Moğol şamanları da aynada "Şamanların Beyaz Atı"nı görürler. Küheylan en tipik ve yetkin şamanlık hayvanıdır.  Güneş bir ayna olduğundan şamanlar fallarını aynaya bakarak açarlar.

Sonrasında “sırrı”  bulmuşlar. Saydam bir camın arkasındaki “sır” denilen ve çok ince metal bir katmanın sürülmesi ile ayna yapmışlar.

Sır sözcüğü Farsça olarak bilinir. Ancak Ahmet Talat Onay’a göre (Eski Türk Edebiyatı’nda Mazmunları)  “sırrı” ilk bulan eski Türkler. Araplar ve Farslar,  bu maddenin bilgisini  istemişlerse de Türkler vermemiş. Bu nedenle, gizlenen bilgiye sır dendiği de rivayet olunur.  Rivayet doğru mu bilemem, gizlenen bilgiye de aynanın ardındaki görüntüyü gizleyerek gösteren maddeye de “sır” denir.

“Sır” kalpte kalmalı ki ayna haline gelebilsin. Sırrını keşfeden, sırrını saklayabilen ve sır tutabilen ve böylece âlemde âdem olmayı başarabilir.

Cebabi Paşa’nın dediği bize ne kadar yakın düşüyor;

Ser vermek olur
Sırrı ayan etmek olmaz

Aynanın doğru göstermesi için sırrının sızdırmaması gerekirmiş, öğrendik.  

Ya ayna tozlu olursa? Kendimizi doğru görmek mümkün olur mu? Ayna üstündeki toz; tutkular, hırslar, egolar, iktidar tutkusudur. Bir özel uğraş daha, yaşam yolculuğumuzda, aynamızı da temizleyecek, cilalayacağız.

Bir de aynanın düz olması meselesi var. Ne çukur ayna gibi büyük, ne de tümsek ayna gibi küçük gösterecek. Var olanı, var olduğunca gösterecek.

Ayna tutan ellere, “aine dar” denir. Sevgiliye, dosta, yoldaşa aine dar olmalıyız.

Başkasının aine darı olabilmek için de önce kendimizin aine darı olmamız gerekmez mi?

Bir de “Ainei alem numa” olmak var. Yani kalbimizi Nur ile öyle doldurmalıyız ki; “Ainei alem numa” olabilelim; kalbimizdeki aynaya bakan kimse, alemi görebilirsin.

Aşık Daimi’ye kulak kabartırsak;

Kainatın aynasıyım
Madem ki ben bir insanım
Hakkin varlık deryasıyım
Madem ki ben bir insanım

Ayna’yı araştırırken tarihe ve söylence bilime (mitolojiye) de daldım.  

Ayna her dönemde her kültürde ayrı bir yere sahip. Söylence bilimde en güzel efsanelerden birisi yine ayna ile ilişkili:

Latmos dağında çoban Endiymun çobanlık yaparmış.  Gölü ayna olarak kullanan Ay Tanrıçası Selena, çoban Endiymuna aşık olmuş. Her Dolunayda Selena Endiymun’un üzerine eğilir, gümüş ışığıyla onu sarıp sarmalarmış. Ay tanrıçası Selena ile çoban Endiymun’un aşkı diğer tanrıları rahatsız etmiş. Öyle ya tanrıça ile insanoğlunun aşk yaşaması olur mu? Hemen tanrılar tanrısı Zeus'a şikayete giderler. Aslında tanrılar tanrısı Zeus Selena ile çoban Endiymun’un yaşadığı aşktan memnun ama tanrıları da kırmak istemez.

Bunun üzerine Selena aşığı çoban Endiymun’u ölümsüzlük uykusuna yatırmasını istemiş Zeus'tan. Zeus da bu düşünceyi olumlu bulmuş ve çobanı Latmos dağının mağaralarının birinde ölümsüzlük uykusuna yatırmış.

İşte ay tanrıçası Selena ile çoban Endiymun o günden bugüne her Dolunayda Latmos’da buluşur, oynaşırmış. Gerçekten de Beşparmak dağı dorukları ay ışığında karlı gibi ağarır. 

Söylence bilim deyince, göldeki görüntüsüne aşık olan Narkissos’u anımsamamak olur mu? 

Kendine aşık olanlara aldırmayıp, onları karşılıksız bırakan ve çok güzel bir peri kızı olan Ekho, bir gün avlanan bir avcı görür. Narkissos adındaki bu avcı çok yakışıklıdır. Ekho bu genç avcıya ilk görüşte aşık olur. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermeyerek, peri kızının yanından uzaklaşır. Ekho bu durum karşısında günden güne eriyerek, kara sevda ile içine kapanarak ölür. Bütün vücudundan arta kalan kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda ‘eko’ dediğimiz yankılara dönüşür.

Olimpos dağında oturan tanrılar bu duruma çok kızarlar ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verirler. Gene günlerden bir gün av izindeki Narkissos susamış ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gelir. Buradan su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzü ve vücudunun güzelliğini görür. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülenir. Yerinden kalkamaz, kendine aşık olmuştur. O ana dek kimseyi sevmediği kadar, sevmiştir kendi görüntüsünü. O şekilde orada ne su içebilir, ne de yemek yiyebilir, ayni Ekho gibi Narkissos da günden güne erimeye başlar ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketir. Bir gün artık duracak takati kalmaz ve görüntüsü üstüne düşer, gölde boğulur ölür. Öldükten sonra da vücudu nergis çiçeklerine dönüşür.

Sanki Baki şu mısraları bu durum için söylemiştir;

Zinhar eline ayine vermen o kafirin
Zira görünce büt perest olur

l

İslami tasavvufa göre tüm varlıklar Allah’ın tecellisinden ibarettir. Bu bakımdan görünen varlık aynaya benzer. Aynada görünen aynanın kendisine ait değildir O aynaya yansıyana aittir. Tasavvufta evrenin kendisi, Allah’ın kendisini seyrettiği aynadır Ayna var ama nesne yok. Allah ile görüntüsü ayrı değil. Çakışık

Mevlana’nın Mesnevi’sinde, eski bir hikâye yeniden anlatılır.

Çinli ressamlarla Türk ressamlar yarışa girerler. Arada bir örtü gerilidir. Çinli ressamlar, harika bir resim yaparken, Türk ressamlar duvarı cilalar, parlatırlar. Sonunda örtü kaldırılır. Bir tarafta Çinli ressamların resmi, diğer tarafta bunun aynada yansıması. Yansıyan, asıldan daha çok beğenilir ve yarışmayı kazanır.

Mesnevi’de neden aynada yansıyan asıl resimden daha güzel? Çünkü resme bakan da resim içindedir. Ondan olabilir mi?

Mevlana’nın resim yarışması öyküsünde amaç, gerçeği yansıtan bir yüzey meydana getirmektir. Kendimizi ne kadar cilalarsak hakikati o kadar yansıtabiliriz. İnsanın var olma nedeni budur. Ancak insan sayesinde duvar, ayna haline gelebilir.

İslam tasavvufunda, nesnenin aynada görülebilmesi için ışığa ihtiyaç vardır. O ışık da Tanrının yaydığı nurdur.

Kalp aynası uzaydaki konumuna göre güneşin ışığını az çok mükemmel bir biçimde yansıtan aya benzetilir.

Ay saf ruh ile aydınlanan nefistir, ancak hala zamana bağlı olduğu için ışığı alma özelliği değişme uğramaya mahkûmdur.

Ayna, imgelere kapılmamanın, gerçekleri olduğu gibi görmenin, insanın öz varlığını tanıması gereğinin simgesidir. Gerçeğin, içtenliğin, kalbin ve vicdanın içerdiği her şeyin yansıtıcısıdır.

Anadolu tasavvufunu anımsarsak; sırra erdikçe aslında kendine eriyorsun.  Kendine erdikçe ermiş oluyorsun.

Sözü bağlarken; bize ayna tutacak dostları hep çevremizde bulmak, Ayna’da kendimizi doğru görüp, bilmek, her türlü eleştiriye gönül açıp, hayat yolculuğumuzda daha iyiye, daha güzele yürüyebilmek için, evrenin ışığı hep aynamızı aydınlatsın.  

Esenlikler.

Hürol Tasdelen

 

Loading...